Fransız oyuncu Julie Delpy’nin yeniden yazarlık ve yönetmenlik koltuğunda kendini test ettiği son filmi Kontes, sanatçının beğeniyle izlenen önceki filmi Paris’te İki Gün’ün ne cesur enerjisini ne de coşkulu renkliliğini taşıyor.
16. yüzyılda genç kadınları öldürmekle suçlanarak odasında hapsedilip ölüme terkedilen Kontes Erzebet Bathory’nin -namı diğer Kanlı Kontes’in- aşk hayatına odaklanan film, Kontes’in seri katil konumuna psikolojik, tarihsel ve feminist yaklaşımlarla açıklık getirmeye, daha doğrusu adeta anlamlandırmaya çalışıyor.
Bu yaklaşımların verimsizliği birkaç noktada toparlanabilir. Film, tarihsel olarak Macaristan’la Osmanlı arasında süregiden savaştan bahsediyor, ama savaş yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Kontes’in vahşi ruh durumunu genç aşığının onu terkedişiyle açıklıyor, ama böylesine güçlü bir kadının kibiri ve soğukluğunun temellerini aydınlatmıyor. Yeri geliyor Delpy, Kontes’in aslında safiyane arzularının zavallı bir kurbanı olduğunu, neredeyse şartların onu sapkınlığa ittiğini ima ediyor, ama Kontes’in gençliğini muhafaza etmek için bakire kızların kanında banyo yaptığı teorisini yalnızca bir spekülasyon olarak değil bir realite olarak sunmaktan çekinmiyor.
Kontes, yukardaki zayıflıklarına ek olarak, kahramanını hareketlerini gerilerek ve merakla izleyebileceğimiz ürkütücü bir vampirella gibi yansıtmayı dahi başaramayarak sinema izleyicisini memnun etmekten uzak duruyor. Neticede film, Delpy’nin konuyla -öyle görünüyor ki- tamamen kişisel ilgisinin kupkuru, kapkaranlık ve ruhsuz bir meyvesi.
Selin Sevinç