Tek başına piknik yaptığı çayırların arasından ansızın çıkıveren yabancı bir adamla derin ve ömür boyu sürecek bir dostluk kuran küçük Clare, henüz bu esrarengiz adamın gelecekteki kocası olacağını bilmez. Henry zamanda yolculuk yapmasına neden olan genetik bir hastalığa sahiptir. Gelecekteki karısının geçmişini, kendisini bekleyen ya da kendinden sonraki hayatın kimi anlarını ziyaret edebilir. Ancak bu, Clare için sürekli ortadan kaybolan ve ne zaman geri döneceği belli olmayan bir koca demek olacaktır.
Zaman Yolcusunun Karısı, birbirlerine uzun bir süredir ve defalarca farklı zaman dilimlerinde aşık olmuş Clare ve Henry çiftinin, bu sıradışı koşullar altında bir evlilik ve aile kurup kuramayacağını, sık sık ayrı düşen birlikteliklerini nasıl yürütebileceklerini araştırıyor. Bu sırada filmde Henry’nin ortadan kaybolup başka bir yerlerden fırlama sahneleri, ya kendi hayatının ya da bambaşka hayatların bir yerinde belirip kimi zaman kendi şimdiki zamanıyla, kimi zaman kendi gençliği ya da yaşlılığıyla yüz yüze geliş anları bolca mevcut. Filmde çok fazla Henry var, tek bir Clare.
Farklı evrenlerde yaşıyor gibi hissedilen bu iki kişi birbirleriyle tarihlerinin bir köşesinde bir araya gelip duruyor ve biz izleyiciler bu beraberliğin dinamiğini mantıksal bir düzlemde çözümlemekte güçlük çekiyoruz. Clare’in zamansız yalnızlıkları ve Henry’nin geleceğiyle ilgili paranoyalarına boğulmuş dram, bizim için kolaylıkla algılayabileceğimiz bir zamansal düzlük ve mantıksal bütünlük yaratmak konusunda tembel kalıyor. Kafamız öykünün önerdiği fenomenle ilgili birçok soru ve rahatlıkla farkedilen yığınla mantık hatasıyla doluyken, Clare ve Henry’nin aslında herhangi bir çiftinkinden farksız olan hayatlarının içinde yaşadıkları sıkıntılara sanki her şey normalmiş gibi odaklanmak güç oluyor.
Filmin bilimkurgusal fenomenle hayatın gerçeklikleri arasında kurduğu tek bir köprü benim için filmle ilgili en çok şeyi ifade eden, ve bana göre tüm filmin dayanması gereken bel kemiği oldu. Henry kendi kişisel sıkıntı ve paranoyalarından müstarip bir vaziyette Clare’in gelecekleriyle ilgili tüm hayallerini yıktığı bir yüzleşme sahnesinde Clare, filmin en can alıcı sorusunu soruyor: eğer Henry o daha küçük bir kızken onu bulup sonsuza dek beraber olacaklarına inandırmasaydı, acaba Clare hala Henry’i sever miydi, onunla bir hayatı seçer miydi? Clare hiçbir seçimi olmadığını haykırıyor filmin bu köşesinde. Ve bizim için kader(imiz)le ilgili çok şık ve duygusal bir soru soruyor: Acaba biz sahip olacağımızı sandığımız/umduğumuz hayatın hayalinden kendimizi sıyırıp yalnızca o anımızın sesini dinleyerek hareket edebilseydik, şu an olduğumuz yerde hala olur muyduk? Ve sonuçta seçegeldiğimiz hayatla şimdi, artık seçmiş bulunduktan sonra, ne yapmalı? Clare istediğini elde ediyor bu sekansın sonunda. Kaderinin izinden mi gidiyor, yoksa istediği/umduğu kaderi kendi elleriyle mi çiziyor, orası muamma.
Zaman Yolcusunun Karısı, sorgusuz sualsiz absürd bir olay dizinini kabullenebilen, birçok garipliği ve eksikliği göz ardı edip yalnızca iki insanın birlikte varoluş çabasını kendi bildiği ve yaşadığı pencereden metaforik olarak gözlemleyebilen bir seyirciye hitap ediyor. Film, bir bilimkurgu olarak darmadağınık ve anlamsız, bir dram olarak ise o bölük pörçüklüğün içinde aşka ve kadere dair bir şeyler bulabileceğiniz, Henry ve Clare gibi bilimkurguyla gerçeklik arasında gidip geleceğiniz bir zihin ve yürek egzersizi.
Selin Sevinç