Henüz 35 yaşında ve üçüncü uzun metraj filmini çeken Xavier Giannoli’den usta yönetmenlere yaraşır bir olgunlukla filme aldığı romantik dram Şantör, son zamanların en parlak küçük filmlerinden. Prodüksiyonun küçüklüğü sizi şaşırtmasın: Fransa’nın dünya çapında en aranan aktörlerinden Gerard Depardieu, yükselen güzel yıldız Cécile de France ve girdiği zor rollerle tanıdığımız Mathieu Amalric, taşra hayatının küçük meselelerinin büyük kahramanlarını canlandırıyorlar. Şantör’ün sıradan görünen öyküsünün ardında çok ince bir insancıllık, huzurlu bir yalnızlık, kaygı ve coşku yatıyor.
Bizdeki gazino şarkıcılarının eş değeri, Fransa’nın dans ve müzik hollerinde misafirleri romantik ve hareketli şarkılarla birbirine yakınlaştıran yeri doldurulamayacak bireylerdendir Alain Moreau (Gerard Depardieu). Alain hafif tombulca olmasına, eski moda kıyafetlerine, yanından ayırmadığı küçük el çantasına, boyalı saçlarına ve üstüne üstlük kadınların gözünün içine bakarak ya da ufka gözleri dalarak sarfettiği ucuz ama şairane, basit ama felsefi tavlama repliklerine rağmen orta yaşlı kadınların hala gözdesidir, onlara bir başkasının veremediği, artık kaybolmuş bir romansı şarkılarında yaşatıyordur.
Derken, aynı Alain’ın kalıplaşmış yalnızlığı gibi, Clermont Ferrand’ın sessiz sakin taşra toprakları modern ve alımlı bir şehir kadınıyla yeşermeye başlar. Marion (Cécile de France) oğluna bakmak zorunda olan sorunlu, sıkıntılı bir iş kadınıdır. Bir emlak bürosunda patron Bruno’nun (Mathieu Amalric) yanında çalışmaya başlamıştır. Alain’la tanıştığı ilk anda doğal olarak bu basmakalıp romantikten itilir. Ama Alain’ın bu hantal hamlelerinin ardında dokunulmamış bir saflık, yontulmamış bir duygusallık vardır. Marion bu çekimin etkisinde kalmaktan kendini alıkoyamayacak, ancak Alain’ın ev alma bahanesiyle boş evleri teker teker gezdikleri günlerde bu budalaca kur yapmalardan bunalacaktır.
Şantör çok eski ve şekil değiştirmesine rağmen aslında varlığını her zaman koruyan duygulara parmak basıyor. Aslında herkes hayatı paylaşacak, ya da en azından dumanlı bir akşamda, loş bir ortamda güzel bir dansa eşlik edecek birilerinin arayışı içinde. Alain da insanların hayatındaki bu boşluğu dolduran aracı bir şarkıcı olarak, formatı her geçen gün değiştirilen, ticarileşen romansa sahip çıkmaya çalışıyor. Şantör’de modern toplumda değişen değerler, zevkler ve anlayışlar Alain’ın savaşmakta olduğu Karaoke canavarıyla karşımıza çıkıyor. Alain bu yapay eğlence türüne ayak uyduramayacağının, buna mayasının el vermeyeceğinin bilincinde ve sahip olduğu silahlara sıkı sıkıya tutunuyor. Giannoli hepimizin zaman zaman verdiği savaşları trajikomik bir manzarada işliyor.
Şantör’ün en önemli başarılarından biri mekanlarda canlanan dramatürji. Alain’ın dünyası dumanlı, loş, müzikli... Burada alkolün bulanıklığı ve dansın neşesi iç içe, beklentili bakışlar, istekli bedenler, ürkek kaçışlar sürtüşme halinde. Marion’un dünyasında ise iş hayatının sistematik hareketliliği, çalışanlar, telefonlar, randevular, sorumluluklar ve koşuşturma hakim. Bu mekanlar karakterlerin duygu dünyalarını anlatıyor: Alain’ın reddedilme ve sevilmeme korkusuna başkaldıran kör ve gururlu duyguları sereserpeyken, Marion’un iletişim kuramadığı oğluyla ilişkisinin neden olduğu kaygılı duygusallığı hep kontrol altında ve gizli. Alain ve Marion’un birlikte gezdikleri boş evlerde ise tüm bu farklılıkların ardındaki benzerlikleri ve kader ortaklıkları yatıyor. Boş evler sessiz, sakin, onlara sahip çıkacak ve içlerini dolduracak birilerini sabırla ve inatla, ama hüzünlü bir çekinceyle bekliyorlar.
Giannoli’nin bu tematik ve estetik başarısında oyuncuların payları çok büyük. Gerard Depardieu ve Cécile de France’ın performansları sayesinde sinemada kahramanların duygusal kimyası ne demekmiş hatırlıyoruz. Olmaması gerektiğine, bir türlü uymadığına oturmadığına inandığımız ama imkansız bir şekilde çekildiğimiz durumlar, bu iki uyumsuz bedenin yakınlaşmasında somutlaşıyor. Depardieu üçüncü sınıf bir şarkıcı olarak hem kompleksli ve korkak, hem ukala ve gururlu; de France sorumluluk sahibi bir anne olarak hem kaygılı ve katı, hem cesur ve şefkatli.
Xavier Giannoli Şantör’de hep doğru yerlere doğru zamanlarda dokunduruyor. Yönetmen, filmi teknik detaylara boğmak, stil sevdasıyla kirletmek yerine ustalığını sağlam senaryosunu ve oyuncularını özgür bırakmakta kanıtlıyor. Depardieu ve de France ikilisinin ilişkisinde anlar, bakışlar ve duygular çok gerçek, çok acı, ve inanılmaz keyifli. Şantör son zamanların en dokunaklı filmlerinden biri, kesinlikle kaçırmayın!
Selin Sevinç