Adını Sen Koy, bir aşk üçgenini konu alıyor. Ancak altı aylık ilişkilerini nikah masasına taşımak üzere olan Can ve Aybige ile Aybige’yi yalnızca Can’ın yolladığı fotoğraflarda görmüş, ancak bu ‘masalsı’ güzelliğe çoktan aşık olmuş nikah şahidi Ilgaz arasında zorla geliştirilen bu aşk üçgeni, yazar-yönetmenin de sıkıntı çektiği gibi adı konulması güç bir dramı ortaya çıkarıyor.
Film boyunca şunu düşündüm: Madem ki bir kadını merkeze oturtup iki adamı da çabucak (birini yalnızca fotoğraftan) ve sırılsıklam bu kadına aşık edeceksin, neden tüm filmi yalnızca Aybige’yi yüceleştiren, büyülü kılan bir yazarlık ve görüntü yönetimiyle işlemiyorsun. Ancak belki bu şekilde, akıl almaz olanı adı konulmaz bir kara sevdaymış gibi gösterebilirsin, ya da yaptığının arkasında durmak için kendine bir gerekçe satın almış olursun.
Ne var ki, bırak Aybige’nin bir kadın ve en başta bir karakter olarak aleladelik katergorisini bir gıdım aşabilmesini, kız yalnızca bir yan karakter gibi huzursuz ve homur homur, şımarık ve sinir bozucu bir şirinlikte, iki erkeğin ortasında fuzuli bir şekilde debeleniyor. Melis Birkan da güya dünyaya gelmiş ilk saf/temiz/doğal genç kızmış gibi senaryonun kendine yapay olarak biçtiği niteliklerden sebepleniyor.
Filmin her sahnesi ayrı ayrı bir çiğlik ve gerekçesizlikle sızlanıyor. O kadar çok sahne sayılabilir ki öyküde hiçbir yeri ve gereği yok; o kadar çok an var ki tüyler ürpertici bir romantizmle havada asılı kalmış. Adını Sen Koy bulaştığı hiçbir türün hakkını veremeyen, besbelli kısa sürede ve hiç üzerinde düşünülmeden kaleme alınmış, her açıdan emek ve özen yoksunu olduğu apaçık bir film. Vakit geçirmek için daha iyi bir yol olmalı.
Selin Sevinç