Bille August’un, Nelson Mandela’nın (Dennis Haysbert) 27 yıllık hapis döneminde cezaevi sorumlusu James Gregory’le (Joseph Fiennes) olan ilişkisini, Mandela’nın yaydığı barış ışığını Güney Afrika’yı değiştirmek için nasıl kullandığını sembolize etmek üzere perdeye taşıdığı Özgürlüğün Rengi vizyonda yerini buldu. Film 57. Berlin Film Festivali’nin yönetmenlik açısından çığır açmasa da keyifle izlenebilecek filmlerindendi; aldığı kaçınılmaz Barış Ödülü’nün dışında film fazla ses getirmeden festivalden ayrılmıştı.
Özgürlüğün Rengi, filmin uyarlandığı kitabın yazarlarından olan cezaevi sorumlusu James Gregory’nin öyküsü aslında. Çocukluğunda zenci bir çocuk dışında arkadaşı olmayan Gregory siyahların yaşadığı bir bölgede büyümüştür ve Xhosa diline hakimdir. Zamanla bir beyaz olarak Güney Afrika’nın ırkçı rejiminin bir parçası olan Gregory dil bilgisi nedeniyle aralarında Nelson Mandela’nın da bulunduğu siyasi suçluların mektuplaşma, görüşme ve aralarındaki konuşmaları denetlemek üzere Robben Island’a atanır. 1960’lardan 1990’ların başına kadar süren ırkçı rejim boyunca Gregory’nin Mandela’yla kurduğu ilişki ve politik eğilimlerindeki değişim, Mandela’nın serbest bırakıldıktan sonra tüm Güney Afrika insanlarını barış ve eşitlikle belirlenen bir yönetimde birleştirme sürecine de ışık tutuyor.
Özgürlüğün Rengi’nin Gregory’nin geçireceği bu evrim üzerine kurulu olduğu daha filmin başından belli elbette. Bille August filminin sürükleyiciliği için seyircinin temel beklentileriyle oynamayacağının bilincindeydi kuşkusuz. Bu film sürprizli, maceralı ve şaşırtmacalı plot noktalarının değil, karakterlerin düşünsel gelişimlerinin çevresinde dolaşıyor. Filmi böyle kabul ederek, en azından filmin o dönemde Güney Afrika’da yaşam koşulları konusunda bizi aydınlatacağı, Mandela’nın zaten bildiğimiz erdemli kişiliğinin gözümüzde biraz daha somutlaşacağı sanısına kapılıyoruz. Ancak ne yazık ki Gregory ve Mandela’nın birkaç ilginç diyaloğu bizi doyurmuyor; sokakta siyah bir kadının elinden bebeğinin zorla alınması gibi az sayıda birkaç sahne tek başına ırkçılığı anlatmıyor.
Film biyografik gerçeklerle bezeli toplumsal bir portre yaratmakta zayıf. Sonuç olarak Mandela’yı senaryonun eksiklikleri, Gregory’i de Joseph Fiennes’ın tekdüze oyunculuğu nedeniyle yeterince tanıyamıyoruz. Üstelik filmde otuz yılın geçişi neredeyse hiç belli olmuyor; zamana yayılmış bir dönüşüm hem kurgu ve senaryo, hem de makyaj, kostüm ve prodüksiyon tasarımı nedeniyle net değil.
Özgürlüğün Rengi için oyunculuk denince öncelikle Güney Afrika aksanının ne kadar tutturulduğuna bakılıyor. Bu açıdan Joseph Fiennes yer yer çok abartılı da olsa başarılı. Tüm filmlerinde aynı karakter, aynı tip ve aynı bakışla oynadığını hissettiğim Fiennes yine temiz kalpli, doğruları arayan dürüst ve güvenilir adam olarak karşımızda. Diane Kruger’ın aksanı da, alelade görüntüsü ve sahte oyunculuğu da çoğu filmine olduğu gibi bu filme de yakışmamış. Dennis Haysbert’in barış, sevgi ve akılcı düşünce timsali Mandela yorumu da doğru olmakla birlikte biraz sıradanlaştırılmış, düzleştirilmiş diyebilirim.
Filmin orijinal başlığındaki bafana Gregory’nin çocukluk arkadaşını simgeliyor; Mandela’yla olan ilişkisi de çocukluğunu süsleyen bu değerli anıyı yeniden keşfetmesini anlatıyor. Bille August’un filmine sürekli bir tema kazandıran, ruh veren ve hafızalara kazanacak olan tek şey Mandela ve bu çocuk arasında kurulan ortaklık, Gregory’nin hayatındaki bu metaforik ikilik. August’un bu filmde en önemli eksiği bunun gibi dramatik bütünlüğe destek olacak yan hikayeler ve metaforlardan yeterince faydalanamaması sanıyorum. Gregory’nin öyküsüne eklenebilecek, belki gerçeklerle örtüşmeyen birkaç buluş Özgürlüğün Rengi’ne güç ve enerji katabilirdi.
Sinemada barış çağrılarının giderek değer kazandığı günümüzde Mandela’nın nice sinema yapıtlarına kahraman olacağını ümit ediyorum.
Selin Sevinç