Moda tasarımcısı Tom Ford’un ilk filmi Tek Başına Bir Adam, Ford’un moda alanındaki yenilikçi tasarımlarının ve sayısız başarılarının üstüne, sıradışı sinema dili ve ilham ve tutku dolu sanat tasarımıyla beklenenin çok üstünde tepkiler aldı.
16 yıllık partnerini bir trafik kazasında kaybetmiş olan George, bir sabah kalktığında artık tuttuğu yasın ve sürdüğü kopuk yaşamın sonuna geldiğini hisseder. Ölüme teslim olmak üzere gününe başlayan George, kafasında sevgilisinin sıcak varlığıyla dolup taşmış anılarıyla, İngiliz edebiyatı öğrettiği üniversitedeki günlük işine gider. Hayatı bırakmışlığına hassasiyet gösteren bir öğrencisi belki de hayatını kurtaracaktır. O ana kadar aldığı bilinçli bilinçsiz tüm kararların neticeleri bugün George’un geleceğini belirleyecektir.
Filmin senaryosunu yazıp yapımcılığını da üstlenen Ford, sinema sanatının olanaklarını şiirsel öyküsüne adapte etmekle kalmayıp, klasik bir film dilinin de sınırlarını zorlayarak, stil ve içeriği doğru dozlarda harmanlayan orijinal bir film çıkartmış ortaya. Filmdeki performansıyla Oscar adaylığı alan Colin Firth’ün dokunaklı yorumu da Ford’un kostümleri, kompozisyonu ve yönetiminin etkin bileşimi sayesinde parlıyor.
Tek Başına Bir Adam, bir sinema filmini ancak andırıyor denebilir. Daha çok George’un iç sesiyle ilerleyen; belli başlı sahnelerdeki diyaloglarla karakterin iç dünyasına belli belirsiz bir ışık tutan; bir kriz anına doğru tırmanmaktansa kahramanın iç dünyasının düzlüklerinde dolanan; bir silahın varlığıyla gerilirken dönemin ruhu ve günlük hayatın detaylarıyla gevşeyen şiirsel bir yolculuk izlediğimiz. Bir şairin dizelerini dinliyor, uzun bir şiirin imajlarını takip ediyoruz sanki.
Filmin finali de taşıdığı ironinin gücüyle George’un hayatını anlamlı bir şekilde bağlıyor. Ancak bu final de bir sinema filminin zirve yapıp sonra da olay örgüsünün uzantılarını bağlayan on dakikalık bir üçüncü perdesi gibi değil; aynı George’un hayatı gibi sessiz ve üstü kapalı, sanki kimse farketmeyecekmiş gibi etkisi ani ve minimal, topu topu hayatın içinden bir andan ibaret. Finalin gücü o ana kadar akümüle eden bir yaşamın tortularının yarattığı anlamlar toplamına bağlı. Ford’un hedefi sanki bir film yapmak değil, bir resim çizmek, bir şiir okumak; başı sonu önemli olmayan, bütünü hissedilerek bakıldığında bir anlam taşıyan bir izlek çizmek izleyicinin dünyasında.
Tek Başına Bir Adam’ın önemli bir özelliği de içindeki eşcinsel ilişkinin doğallığı ve inandırıcılığı. George ve sevgilisini nadiren ve çok kısa sahnelerde bir arada görmemize rağmen, onları birbirlerine aşık, hayatı paylaşmış, bir beraberliğin sıkıntılarını da güzelliklerini de özümsemiş bir çift olarak hayal etmek çok kolay. Bu geçmişte kalmış ilişkinin gerçekliği de George’un kaybının korkunçluğunu ve hayatın acımasızlığını daha yakından duyumsamamızı sağlıyor.
Tek Başına Bir Adam, hızlı, hareketli, ateşli bir seyirlik değil. Olgun, oturaklı, detaylı, zengin bir insan portresi; bir ölüm sancısı; bir son nefes şiiri. Herkese göre olmayabilir, ama sinemadan farklı tatlar almayı arzulayan dar bir kesmi düşünsel ve ruhsal olarak doyuracağı kesin. İyi seyirler...
Selin Sevinç