Daha önce dram, gerilim ve suç türlerini komediyle harmanlayarak daha radikal bir çizgiyi tutturduğu The Football Factory (2004) ve The Business (2005) gibi filmleri yazıp yöneten İngiliz yönetmen Nick Love, bu kez İngiltere’nin hukuksal zayıflıklarını ve adaletsizliklerini yükselen bir suç grafiği üzerinden gösterdiği Kanunsuzlar ile sevenleriyle buluştu. Ne yazık ki yönetmenin aksiyon ve suç türlerini sığ bir politik söyleme alet ettiği ve iki türün de üstesinden gelemediği proje, izleyici kitlesi tarafından da olumlu karşılanmadı. Love ne video çekimi ve hareketli kamera yönetimiyle, ne de senaryosu, karakterleri ve oyunculuk yönetimiyle dikişi tutturamamış. Film, olgunlaştırılmamış çocuksu bir fikir ve oturmamış tekniğiyle çoğu öğrenci filmlerinin hevesli ama prematüre havasını çağrıştırıyor.
Kanunsuzlar’da başlangıçta kendilerine has problemleri, haksızlıklara yenilmişlikleriyle bir grup ilginç karakterle tanışıyoruz. Durumlar gerçekçi, kişiler esaslı. Bu karakterlerin yollarının Bryant (Sean Bean) adlı kabuk bağlamış bir eski askerle kesişmesiyle beraber, İngiliz polis teşkilatı, kanunsuzlukları, medya propagandası, suç tırmanışı gibi vaadedilen temalar, daha çok erkeklerin aşağılık komplekslerinden ibaret çocuksu bir girdaba saplanıyor.
Motivasyonları açıklanmamış ve kişisel öyküleri dengeli bir şekilde senaryoya yayılmamış karakterler hiç de organik bir şekilde bir araya gelmiyor. Nedensiz yere onlara cesaret ve özgüven dersleri vermeye başlayan Bryant’ın önderliğinde aniden girdikleri bar kavgasında ise film gözlerimiz önünde iyice çözülmeye ve zayıflamaya başlıyor. Sağlam bir hikaye; karakter öyküleri arasında etkin bağlaçlar; etkileyici diyalogları dillendiren oturaklı karakterler olmadıkça cesaret ve özgüven mesajlarını bol keseden savurmak ne cesarettir anlamak güç.
Senaryonun detaylarına indiğimizde gördüğümüz boşlukların haddi hesabı yok. Ordudan dönen çetin Bryant’ın eşini kendi evinde başkasıyla görmesiyle dönüp gitmesi mi bu adamın bir takım ödleklere hayatın çetrefilini anlatmaya yeltenmesine kaynak oluşturuyor? Üstelik Bryant’ın verdiği eğitimin tam olarak ne olduğunu da anlamak mümkün değil. Kocaman bir spor salonuna eşofmanlarıyla gelen grup, sadece bir takım içi boş adalet zırvalarıyla ve yeniyetme erkek çocuklarının maço babalarından işitebilecekleri “ayakta kalmak için gerekirse önüne geleni çiğne” mesajlarını dinleyerek mi kendilerinde adam öldürme ve polisle silahlı çatışmaya girme yetisini buluyorlar. Bu süreçte bu insanlar arasında büyüyen bir bağlılıktan, bir duygu ve düşünce birliğinden, herhangi bir geçmiş ortaklıktan eser yok.
Kanunsuzlar’da Nick Love elindeki materyalle ne yapacağını bilemeyen bir yazar/yönetmenin beceriksizliğiyle hiçbir ‘şey’ olamayıp, herhangi bir şeymiş gibi yapmakla yetiniyor. Çetenin sağduyulu üyesi avukatın (Lennie James) gruba katılma konusundaki yinelenip duran çelişkileri yoluyla izleyicide ahlaki bir ikilem yaratılmaya çalışılıyor. Artık ‘kanunsuzlar’ olarak güya medyada isim yapmaya başlayan çetenin haberlere çıkmasıyla aksiyon sahneleri ve diyaloglarda sağlanamayan gerilim suni olarak sağlanmaya çabalanıyor. Finalde, henüz ortada ciddi bir bağlılık, gelişim ve yükseliş trendi gerçekleşmemişken grup dağılıyor. Biz de var olmayan bir dramatik ağın parçalanışını, dünyanın adaletsizliğine kahrederek benimsemek göreviyle başbaşa bırakılıyoruz.
Kanunsuzlar’da anlatılamayanlar karakterlerin ağzına yama yapılıyor; yaratılamayan dinamizm ve gerilim çırpıntılı kamera hareketleri ve ani zoomlarla sağlanmaya çalışılıyor; politik doku basit tekrarlamalar, çocuksu vaazlarda kalıyor; suç dünyası atmosferi nerden çıktığı belli olmayan birkaç silah patlamasına dayalı çatışmalarla işleniyor; karakterler ne başlangıçları ne değişimleri ne de son durumlarına nasıl gelindiği bilinemeden gelip geçiyor.
Kanunsuzlar’da aynı zamanda yetenekli İngiliz oyuncularına da yazık edilmiş. Sean Bean ve Bob Hoskins Love’ın acemi senaryosuna ve tekniklerine kurban gitmiş. Danny Dyer’ın (Gene) ürkek sevimsizliği; Rupert Friend’in (Sandy) tabanı zayıf dramatik ifadesi; filmde en büyük trajediyi yaşayıp da hiç belli etmeyen Lennie James’in (Cedric) duygusal kıtlığı; Sean Harris’in (Simon) başlangıçta gerçeklere dokunup da filmin yanlış gidişatının içinde eriyip gidişi, Kanunsuzlar’ın eksi listesine ek oluyor.
Göz alıcı açılış kredilerinden sonra hızla düşüşe geçen Kanunsuzlar her açıdan vahim. Bu filmi aksiyon, gerilim ya da macera arayışıyla izlemek yanlışlık olur. Tüm tür kategorilerini ‘mış’ gibi yaparak tüketen Nick Love görüntüleri, renkleri ve şehir görüntüleriyle öykündüğü usta sinemacı Michael Mann’ın eşsiz zanaatına, ya da tematik yapısı ve diyaloglarıyla taklit ettiği İngiliz suç sinemasının kahramanı Guy Ritchie’nin Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998) ve Snatch (2000) hitlerine yaklaşamayacak durumda. Kanunsuzlar maalesef İngiliz sinemasının sert gerçekçiliğini yaşatan öncü yapıtlarından olamayacak. Kanunsuzlar’ın, Nick Love’ın bu yolda ilerlemesini ümit ettiğimiz trendini izlemek üzere bir başlangıç noktası olarak alınmasını dilerim.
Selin Sevinç