29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin son haftasonuna girerken Akbank galalarına veda ediyor, yerli ve yabancı yarışma filmlerinin sonuncularını da festival hanemize işliyoruz. Bu Cumartesi akşamı gerçekleşecek olan ödül töreni öncesinde filmlerle ilgili son izlenimlerim şöyle...
Belçikalı yönetmen
Jaco Van Dormael’in filmi
Bay Hiçkimse festivalin son Akbank galasıydı. Büyük teması ve daha da büyük bütçesinin yanında yarattığı etki çok düşük olan filmde Nemo adlı bir karakterin hayatında gerçekleşebilecek sonsuz -derken aslında üç- olasılıkları izliyoruz, hem de Nemo 117 yaşına geldiğinde başkalaşmış bir dünyada ‘son ölümlü’ olarak araştırma nesnesi olarak kullanılırken. Ne yazık ki bahsi geçen olası hayatlar ne enteresan ne de kendi içinde inandırıcı ve tutarlı. Hatta bu olası kaderlerin arasında pek bir kontrast olmaması seçimler ve tesadüflerin neticede pek bir şey farkettirmediğini önerdiği için filmin kendi tezini çürüttüğü bile söylenebilir.
Bu yıl uluslararası yarışma bölümünün rakipleri arasında kuvvetli yapımlar yer alıyor. Bunlardan en çarpıcı ve şaşırtıcı olanı 20 yaşındaki yazar-yönetmen-oyuncu Xavier Dolan’ın ilk filmi Annemi Öldürdüm. Lise öğrencisi Hubert’in annesine duyduğu sevgi ve nefretle karışık hisleri festivalin en dramatik ve komik sahnelerinde canlanıyor. Çok sayıda ana-oğul kavgası sırasında karakterler her an yeni bir boyut kazanıyor, her an daha gerçek daha tanıdık duygularımıza parmak basıyorlar. Hubert’in annesiyle ilişkisi üzerinden kurduğu hayat algısı, ergenlik çalkantıları içindeki saflığı, genç bir adama dönüşme yolundaki sancıları son zamanlarda gördüğüm en izlenmeye değer yapıtı ortaya çıkarmış. Dolan’ın uzun ve verimli bir kariyere adım attığı çok net.
Festivalde yer alan bir başka tadına doyulmaz film de festivalin Sinemada İnsan Hakları Yarışması’nda yarışan İspanyol yapım Hücre 211. Gardiyan olarak çalışmaya başlayacağı hapishanedeki ilk gününde kaza eseri kendisini Hücre 211’de bulan Juan, artık hayatını kurtarmak için azılı katillerle dolu hapishanede mahkum rolü oynamak zorundadır. Juan bu ürkütücü durum içerisinde yaşam mücadelesi vermenin yanı sıra mahkumların karşı karşıya oldukları haksızlıkları anlamaya başlar. Hızla sistemin ve kör talihin mutlu ve sıradan bir adamı kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir canavara dönüştürmesinin hikayesi, soluksuz izlenecek bir macera ve sayısız katmanlarıyla birçok alanda anlam ifade eden bir filme hayat veriyor.
Ana yarışma bölümünün filmlerinden Fransız yapım Matmazel Chambon, evli bir inşaat işçisiyle oğlunun ilkokul öğretmeni arasında gelişen beklenmedik yakınlaşmanın minik ve saf öyküsü. Sarfedilen çok az söz gerçek duyguları ifade etmeksizin çift arasındaki derin çekimin ve birbirlerine duydukları ihtiyacın altını çiziyor. Her an olduğundan çok daha büyük bir duyguyu taşıyor adeta. Bu iki karakterin birbirlerine boş boş bakması bile insanın gözlerini dolduracak bir dramatik güce sahip. Arzular, sorumluluklar, seçimler, imkansızlıklar, özlemler bu filmde eforsuzca izleyiciye ulaşıyor.
Yarışma bölümünün çarpıcı filmleri arasında Belçika’dan Şeylerin Boktanlığı da yer alıyor. Çılgıncasına cahil, kaba, şiddetli ve ‘ahlaksız’ bir ailenin arasında büyüyen bir çocuğun inanılmaz öyküsünü konu alıyor. 13 yaşındaki Gunther yazar olmaya çalıştığı yetişkin döneminden, yeterince sağlıklı bir birey olarak çıkması hayretler verici olan çocukluğunu izliyor. Disfonksiyonellikleri bir yana kendi içlerinde sevgi ve samimiyet barındıran ailenin halleri komik ve trajik anlara yol açıyor. Enteresan bir aile dramedisi olarak ilgi çekici.
Sevdiğim Her Şey 1981 Polonya’sının toplumsal kargaşaları sırasında kurdukları rock grubuyla yerel festivallerde çalma hayalleriyle yaşayan bir grup gencin başlarına gelenler penceresinden o dönemi anlatan politik bir film. Zaman zaman hoş anlar yaşatan film çok akılda kalacak bir sinema değil.
Fobidilya ise yarışma filmleri arasında en klişe olanı belki de. Evine kapanmış sorunlu genç Regev, talihsiz geçmişi ve yaşadığı sanal ortamın bir kurbanı olarak -bir de her şeyin üstüne eklenen aşk acısıyla- yavaş yavaş kendi sonunu hazırlıyor. Son derece bariz ve bayat bir tema ve işleyişle sanki on yıl önce yapılmış olması gereken bir film.
Son olarak yarışmanın enteresan yapımlarından biri olan Uluma’yı ele almak isterim. Allen Ginsberg’in Beat neslinin manifestosu sayılan uzun şiiri Uluma’nın müstehcenlikle suçlandığı dava süreci; Ginsberg’in davanın iki yıl sonrasında verdiği röportaj; küçük okur kitlesine seslendiği bir şiir okuma günü ve şiirin dizelerini parça parça görsellerle bezeyen videoklip-vari bölümler, bu kotarılması zor projeyi oluşturuyor. Benzerleri arasında dikkate değecek, sürükleyici bir çalışma. James Franco’nun performansı adeta bir oyunculuk dersi.
29. Uluslarlarası İstanbul Film Festivali’nin ödül gecesinde dağıtılacak Lalelerle ilgili haberlere buradan ulaşabilirsiniz.
Film karesi: Annemi Öldürdüm
Selin Sevinç