Bu yıl 60. yıldönümünü kutlayan Cannes Film Festivali 16 Mayıs akşamı binlerce konuğa ve sinemasevere kapılarını açtı. Ünlü Çinli yönetmen Wong Kar Wai’in My Blueberry Nights adlı filmiyle açılan festival bu yıl her zamanki gibi büyük isimleri ağırlıyor. Altın Palmiye için yarışan yönetmenler arasında Quentin Tarantino (Death Proof); David Fincher (Zodiac); Joel ve Ethan Coen (No Country for Old Men); Emir Kustarica (Promise Me This); Kim Ki-duk (Breath); Fatih Akın (The Edge of Heaven); Gus Van Sant (Paranoid Park) gibi isimler var. Dünyanın en önemli sinema olayının dün akşamki açılış töreni, aralarında bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Orhan Pamuk’un da bulunduğu jüri üyelerinin geçişiyle başladı; yıldızlar selinin ilk kırmızı halı gösterisiyle devam etti; ve festivalin, önümüzdeki gecelerde de aynı ihtişamla süreceğinin habercisi oldu.
Cannes Film Festivali Başkanı Gilles Jacob seçkilerinde ve hedeflerinde her yıl benimsedikleri anlayışı bu yıl da sürdürdüklerini belirtiyor. Cannes Film Festivali’nin sanat sinemasını ayakta tutan; uluslararası üne kavuşmuş ve kendi ülkelerinde yeteneklerini kanıtlamış sinemacıları evrensel bir platformda bir araya getiren ve yeni cevherlerin keşfedilmesine ön ayak olan kimliği 60ıncı kez pekiştirilmiş oluyor. Auteur sinemasının ve özgün sinema dillerinin vazgeçilmez destekçisi Cannes, hem radikal öyküler hem de özgün estetik seçimlerin bolca boy gösterdiği heyecan verici bir sinema şöleni olarak yine karşımızda.
Festivalin iki yarışma filmi geride kaldı bile. Bunlardan biri festivalin en merakla beklenen yapıtlarından biri olan Wong Kar Wai imzalı My Blueberry Nights idi. Çinli yönetmenin kendi kısa filmini genişletip Amerikalı yazar Lawrence Block ile birleşerek yazdığı senaryo Amerika’nın dört bir yanında geçiyor. Basın toplantısında en çok ilgi çeken konu Amerikalı pop şarkıcısı Norah Jones’un bu film için oyunculuğa soyunması oldu. Duru ifadesi ve dingin sessizlikleriyle deneyimli yoldaşları Jude Law, David Strathairn, Rachel Weisz ve Natalie Portman’la perdeyi paylaşan Jones, amatör duruşuyla filme eşsiz bir ruh katmış. Sürükleyici ve ruh dolu öyküsünün yanı sıra büyüleyici görüntüleri ve In The Mood For Love’dan aşina olduğumuz melodileri de içeren muhteşem soundtracki ile My Blueberry Nights şimdiden benim favorilerim arasında.
My Blueberry Nights’ın aksine hiç de şiirsel olmayan upuzun planlarına rağmen bir an bile temposu düşmeyen duygu yüklü bir öykü de Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu’dan geldi. Romanya’da Komünizm’in son günlerinde geçen öyküde iki genç kızın yasak bir kürtajı gerçekleştirirken yaşadıkları trajik bir gün anlatılıyor. 4 Months, 3 Weeks and 2 Days bitmek bilmeyen ve kök söktüren sanat sineması eserlerine sert bir yanıt gibi. Tek planlık diyalogları; karakterleri takip eden uzun çekimleri; sessizlikler ve boşluklardan yararlanan sade montajı, karakterlere ve öyküye duyduğumuz yakınlıktan hiçbir şey götürmüyor; tam tersine bu doğal ve gerçekçi atmosfer bizi günümüz sinemasının sık sık götürmediği yerlere götürüyor.
Küçücük bir sahil kasabası olan Cannes sıcacık Akdeniz havasıyla dünyanın dört bir yanından akın eden sinemacılar, sinemaseverler ve basın mensuplarıyla dolup taşıyor. Ben de bu macerayı yakından takip eden şanslı insanlardan biri olarak festivalden izlenimlerimi ve filmlerle ilgili görüşlerimi bu köşeden sizlere aktarmaya devam edeceğim...
Selin Sevinç