NYPD Blue ve L.A. Law gibi televizyon dizilerinin yönetmeni Gregory Hoblit, bu kez Anthony Hopkins ve yeni yetenek Ryan Gosling’in başrollerini paylaştığı gerilim filmi, Cinayet Gecesi’nin yönetmen koltuğunda. Havacılık sistemlerinde yapısal hataları bulan süper zeka milyoner Ted Crawford (Anthony Hopkins) “Yakından bakıldığında herkesin bir zayıf noktası vardır” bilinciyle, kendisini aldattığını keşfettiği karısından, ve daha çok karısının dedektif sevgilisinden intikam almaya girişiyor; gizli bir stratejiyle karısını öldürüyor ve sistemin kör noktalarından yararlanarak serbest bırakılmaya oynuyor. Yeni bir işe girmenin eşiğindeki Willie Beacham (Ryan Gosling) ise son haftasını bu dışarıdan bakıldığında basit görünen dava için tembelce harcıyor. Crawford ve Beacham arasında bir zeka ve psikoloji yarışına dönen bu dava filmi, ağır temposu ve zaman zaman dağılan odağına rağmen vizyonun iyi gerilimlerinden biri.
Filmin daha başlarında Crawford gibi kararlı ve usturuklu bir adamın nasıl böyle kendini suçun kollarına atabildiğini, karısının ihaneti yüzünden nasıl bu denli gözü kara davranabildiğini sorgulamadan edemiyoruz; Hopkins’in kaçınılmaz sonunun bu kadar erken gelip çatmasına şaşıp kalıyoruz. Beacham’ın ellerinin kollarının bağlanışı da duygumuzu pekiştiriyor. Ancak adalet sisteminin deliklerinin yavaş yavaş hukuk dünyasına sızıp kalın bir duvar oluşturuşu Hoblit’in ağır kurgusunda gerçekleşiyor. Bu, karısını öldürdüğünü bildiğimiz bir adamın beraatına giden yolda filmi sinir bozucu olduğu kadar da şaşırtıcı ve sürükleyici kılıyor.
Beacham’ın çaresizce kaybetmek üzere olduğu davayı, adım atmak üzere olduğu büyük kariyer basamağının pahasına üstlenmeye devam etmesi ve mahkemeye sahte delil getirerek Crawford’u hukuk dışı yollardan mahkum etmenin eşiğine gelmesi, karakterin gerilimli ikilemlerini oluşturuyor. Beacham perdeye geldikten sonra odak Crawford’un muhteşem zekası ve mahkemedeki manipülasyon becerisinden Beacham’ın kişisel ve profesyonel hayatında baş gösteren ahlaki muhakemelerine kayıyor. Halbuki neredeyse tarafını tuttuğumuz Crawford’ın mahkeme ve hapishane sahnelerine daha çok ağırlık verilseydi film daha ilginç diyaloglarla ve bolca Kuzuların Sessizliği dakikalarıyla izleyiciyi esir alabilirdi.
Crawford’ın intikam merakının kızgınlık ve nefretle değil, sakin ve bilinçli bir tavırla filizlenmesi Hopkins’in Hannibal Lector portresini çağrıştırıyor. Karakterin intikam hırsını karısındansa erkek rakibine yöneltmesi ona üçüncü bir boyut getiriyor. Üstelik böylece Hoblit, ne kadar güçlü ve entellektüel de olsa erkek dünyasının iktidar mücadelesine de değinmiş oluyor. Ancak Crawford’ın deliliği filmde yeterince açıklanmamış. Karısıyla yaşadıkları ilk ve son diyalog, çiftin ilişkisine ve Crawford’ın delilik tarihçesine ilişkin kimi cevap bulmayan meraklar uyandırıyor. Karısıyla olan ilişkisi, Crawford’un duyduğu kini ve kendi kişisel defolarını aydınlatabilir, öykünün tamamına daha çok ilgi uyandırabilirdi.
Beacham cephesinde ise bana göre daha da vahim bir hata filmi basitleştiriyor. Beacham’ın üstlenmek üzere olduğu yeni görevinde ona patronluk yapacak olan Nikki’yle (Rosamund Pike) yaşadığı romans Hoblit’in düştüğü tuzaklardan biri. Bu aşk hikayesi filme, Nikki’nin sadece patron olmasıyla elde edilemeyecek hiçbir bilgi ve değer katmıyor. Bu tip formüllerden uzak durulabilseydi eminim film daha sağlam bir zemin kazanacak, daha çok saygı uyandıracaktı.
Cinayet Gecesi’nin en büyük kozu şüphesiz Anthony Hopkins. Hopkins herzamanki ürkütücü karizmasını burada da konuşturmuş. Hopkins’in Hannibal Lector oyunu hiç eskimeyeceğe benziyor. Öte yandan Ryan Gosling böyle iştah açıcı roller için fazla çaylak ve cılız kalıyor; rolün üstesinden geliyor, ama Hopkins’in dehasının yanında karizması çok düşük - anlaşılan daha büyümesi gerek.
Hoblit’in gerilim polisiye dizilerini andıran filmi Hopkins’i izlemek için bir fırsat olmakla birlikte bu değeri çok da iyi kullanamıyor. Hopkins’e daha çok yer veren ve dava sahnelerinin tadını çıkaran sıkı sıkı örülmüş bir film vizyonda daha çok başarı getirebilirdi, dvd raflarını rahatlıkla süsleyebilirdi. Yine de vizyonun keyifli filmlerinden olduğu açık... İyi seyirler...
Selin Sevinç