29. İstanbul Film Festivali’nde Son Haftasonu!
Tek Başına Bir Adam
29. İstanbul Film Festivali’nde Yolun Yarısı
Bal
29. İstanbul Film Festivali İzleyiciyle Buluştu!
Aşka Yolculuk
Zindan Adası
Çılgın Kalp
Acı Bir Hayat Öyküsü
Parlak Yıldız
82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu!
Alis Harikalar Diyarında
Ses
Yenilmez
Nine
Cennetimden Bakarken
Veda
Aşk Dersi
Kurt Adam
Kan Arzusu
Percy Jackson ve Olimposlular: Şimşek Hırsızı
Arthur: Maltazar’ın İntikamı
Herkesin Keyfi Yerinde
Tanrının Kitabı
Romantik Komedi
İntikam Peşinde
İlişki Durumu: Karmaşık
Ada: Zombilerin Düğünü
Prenses ve Kurbağa
Morganlar Nerede?
Ejder Kapanı
Aklı Havada
Kim Kiminle Nerede?
Sherlock Holmes
Paranormal Activity
Gir Kanıma
Amelia
Kırık Kucaklaşmalar
Yahşi Batı
Aşkım
Adalet Peşinde
Arızalı Çiftler
Zombieland
Avatar
Vavien
Başka Dilde Aşk
Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi
Aşka Dair
Testere VI
Zamanın Tozu
 
 
 
 
 
   
 

25.05.2007

Festivalin bu son çeyreğinde filmlere karşı ilk yarıda duyduğum heyecanı kaybettiğimi hissettim maalesef. Son çeyrekteki filmler ‘sanat sineması’ kimliğinin ardında kaybolmuş fazlasıyla ağır ve deneysel filmlerdi. Öyküler minimalist, anlatımlar ağdalı ya da karmaşıktı. İzlemesi bu kadar zor filmlerin varlığı, festivalin çeşitli ülkelerden estetik olarak büyük farklılıklar gösteren sinemacılara vizyonda göremeyecekleri bir şans tanıdığını gösteriyor. Ancak bu aynı zamanda, zaman zaman festivalin seçimlerinin ardında filmlerin sinema değerlerini etraflıca değerlendirmeyi atlayabilen bir görev bilinci yattığına da işaret ediyor.

Bu son grup arasında yine de en kayda değer olan film, Güney Koreli yönetmen Lee Chang-dong’un Secret Sunshine adlı filmiydi. Filmde ölen kocasının doğup büyüdüğü kasabaya oğluyla birlikte taşınarak hayatında temiz bir sayfa açmayı uman Shin-ae’nin (Jeon Do-yeon – büyük değişimler geçiren karakterini çok yönlü bir performansla canlandırıyor) beklentilerinden tamamen farklı olaylarla karşılaşması konu ediliyor. Shin-ae’nin kasaba sakinlerinin dindar ve önyargılı tavırlarıyla başlayan, oğlu Jun’un ortadan kaybolmasıyla devam eden çilesi onu bambaşka dünyalara itiyor. Baş etmekte olduğu karmaşık duyguları dinle, seksle, hırsızlıkla, taşkınlıkla ve yıkıcılıkla çözmeye çalışan kadının geçirdiği süreçler parçalanmakta olan bir kişiliğin portresini çizmekte çok etkili. Filmin öne çıkan mesajı, bireyin kendine inanması ve özgünlüğünü kaybetmemesinin önemi.

Rus yönetmen Alexander Sokurov’un Alexandra adlı filmi festivalin olumlu bir havayla karşılanan filmlerindendi. Sokurov filminde bir büyükanneyi (Galina Vishnevskaya, ünlü bir opera sanatçısı) torununu görmek üzere askeri birliğin içine yolluyor. Savaş ve yaşam mücadelesinin tek ortak lisan olduğu bu erkek dünyasında Alexandra kendisine çok yabancı bir evren keşfediyor. Alexandra vasıtasıyla savaşı anlamaya ve tanımlamaya çalışan Sokurov, vahşi, görkemli ve şiirselleştirilmiş savaş sinemasını reddediyor; büyük bir dehşeti küçük, sakin sahneler, hatta ufak diyaloglar ve bakışlarla anlatmayı seçiyor. Sarı ve kahverengi renklerin hakim olduğu sinematografi boğucu bir sıcağı betimlerken, savaşın bunalımını da vurgulamış oluyor. Ağır ve durgun bir film olmasına rağmen Vishnevskaya’nın muhteşem oyunculuğu filmin ruhunu her an canlı tutmayı başarmış.

Japon yönetmen Naomi Kawase’nin The Mourning Forest adlı filmi bana göre festivalin ortalama yapıtlarından biriydi. Japonya’nın yas tutma kültürü ve ölüme yaklaşımını anlatan filmde bol orman ve doğa görüntüleri var. Ancak filmin estetik güzelliği Kawase’nin üstün anlatım gücünden çok seçilen mekanların büyüleyiciliğinden kaynaklanıyor. Karakterlerin çok fazla kendi içlerinde yaşadıklarını, izleyiciyle iletişim kurabilecek açıklığa sahip olmadıklarını düşündüm. Performanslar da bu açıklığı ve duygusallığı yaratabilecek güçte değillerdi. Filmin yavaşlığı, uzun planların içerik bakımından hafif oluşu filmin gizemli ve ürkütücü ana temasını doğru yansıtamıyor, daha çok izleyiciyi boşlukta bırakıyor.

Radikal filmlerin yönetmeni Fransız Catherine Breillat’nın son filmi An Old Mistress yönetmenin hayranlarını bile hayal kırıklığına uğratacağa benziyor. Breillat daha önceki filmlerine göre dili daha hafif olan, daha az sarsıcı görüntülere yer veren son filmini kendini en çok anlatan filmi olarak tanımlıyor. Ama biz izleyiciler için filmin benzer yoğun duyguları uyandırdığını söyleyemeyeceğim. Asia Argento’nun tam da rolünün kadını olarak izlenmeye değer olduğu filmin bunun dışında pek bir albenisi yok. Bol yakın planlar ve uzun diyaloglar klostrofobi etkisi yaratıyor. Breillat’nın festivalde aradığını bulamayacağını düşünüyorum.

Amerikalı yönetmen James Gray’in, Joaquin Phoenix, Mark Wahlberg, Robert Duvall ve Eva Mendes’in başrollerini paylaştıkları filminde bir polisiyede olmasını beklediğimiz birçok öğe eksik. Ruhsuz öykü karanlık sinematografiyi taşımıyor; ses tasarımının vehametinden fısır fısır sarfedilen diyaloglar çoğu zaman anlaşılmıyor; sahneler arasındaki kopukluklar ve filmin merak uyandırmayan olay örgüsünden öykü akmıyor, sürüklemiyor. We Own The Night bana göre festivalin en anlamsız ve zevksiz filmlerinden biriydi.

En büyük hayal kırıklığım ise Emir Kustarica’nın Promise Me This’i oldu. Benim gibi yönetmenin karman çorman ve gürültülü filmlerinin hayranları için bile bu film biraz fazla ‘aynı’ geldi. Filmin neredeyse tamamı kavga kıyametin içinde geçiyor ve ilk dakikalarında ümit vaad eden görüntüleri ve yaratıcı sahneleriyle köy yaşamını çok güzel yansıtan film, yavaş yavaş korkunç kaderiyle buluşuyor. Bir önceki filmi Bir Mucizedir Yaşamak’la da artık Kustarica’nın farklı bir şeyler denemesi gerektiğini düşünmüştüm. Bu filmle beraber bu konudaki ümitlerim azalmaya başladı.

Kısa Filmler...

Festivalin en keyifli bölümlerinden biri kesinlikle yarışma bölümündeki kısalardı. Dünyanın dört bir köşesinden, özellikle dünyanın değişen yüzüne karşı hissedilen ve daha çekirdek aileden başlayan yozlaşmadan kaynaklanan yabancılaşmayı konu alan onbir film, birbirinden özel yönetmenlerin öykücülük güçlerini ve teknik becerilerini sergiledi.

Polonyalı Grzegorz Jonkajtys Ark adlı animasyonunda dünyanın bir virüs tarafından yok edilme tehlikesine karşılık gerçekleşen büyük bir göç hareketini tek bir karakterin gözünden aktarıyor. Hastalık, ölüm ve çaresizlik kokan filmin sürpriz sonuna gelindiğinde ölümün belki de tek kaçış yolu olduğundan, insanın yok edici virüsün ta kendisi olduğuna, ve hatta toplumun bunları henüz göremeyecek ve kabul edemeyecek kadar kör olduğuna kadar çeşitli okumalar geliştirilebiliyor. Dikkatle izlenmesi gereken film aynı zamanda muhteşem çizimlerle dolu bir animasyon harikası.

Yeni Zelanda’lı Mark Albiston Run’la, bir abla-kardeşin, baskıcı ve problemli babaları ve kendi tutkuları arasında bir denge bulmaya çalışmalarını anlatıyor. İki çocuğun babaları karşısındaki durumları ve çaresizlikleri hem çok dramatik hem de oldukça komik. Run, ‘hayattaki tüm engellere karşı sadece koş’ öğüdünü veriyor adeta.

ABD’li Timothy Cahill’in The Oates’ Valor’ı babasının baskıları nedeniyle trombonist olma planlarını, bir ordu kariyeriyle değiştirmenin muhakemesini yapan bir gençle ilgili. Mizahi diyalogları; kısacık bir sürede içimize işleyen derinlikli karakterleri; emin adımlarla çok duygusal bir doruğa ulaşan sade yapısı ve yakışıklı planları filmi listenin üstlerine tırmandırdı benim için.

Hollandalı Marco Van Geffen’in kısa filmi My Sister, kardeşi yeni doğan küçük bir kızın, ailede ikinci konuma geçmesiyle beraber dramatik bir biçimde yalnızlaşmasını konu alıyor. Şık ve duygusal kompozisyonlarla küçük kızı tasvir eden planlar kızın yaşadığı dışlanmayı, hüznü ve dehşeti elle tutulur kılıyor. Kısa film seçkisinin en iç acıtan filmlerinden.

ABD’den Antonio Campos The Last 15’le hayatta kalmanın ekonomisinden hepimizin duyduğu bıkkınlığı ve ekonomik ilişkilerin ve zorunlulukların getirdiği kültürel yozlaşmayı anlatmakta ne kadar yaratıcı olabileceğini gösteriyor. Onbeş dakikalık süresinde heyecan, gerilim, merak ve sürprizlerin tadına vardırıyor.

Fransa’dan Olivier Hems, Resistance aux Tremblements adlı filminde yaşlı bir kadının ölümlerle dolu hayatının yalnızlığını, üzerinde uzun uzun düşünüldüğü belli olan dikkatli çerçeveler, keskin renkler ve kimi zaman fantastik öğelerden yararlanan bir estetikle anlatıyor.

İsveçli Erik Rosenlund kültürel çöküşün kaynağı olarak televizyonu gösterdiği animasyonu Spegelbarn’da çok basit bir çizimle televizyon bağımlılığı ve kuşkusuz bunu takip edecek kişisel erimeyi anlatıyor. Beş dakikalık kısa film, şeytansılığını sevimli görüntüsünün arkasında gizleyen dinamik ve etkileyici bir büyüye sahip.

Güney Kore yapımı My Dear Rosetta Yang Hea-hoon’un fahişelik, doğum ve kürtaj temalarını işleyen güçlü filmi. Yang ilginç montaj yöntemleriyle tematik bütünlüğü sağlayarak kısa bir süre içinde bol çağrışımlı ve sosyolojik çıkarsamalara gebe bir film yaratıyor.

Meksikalı Elisa Miller’ın filmi Watching It Rain iki gencin birbirlerini ve hayatı keşfedişlerini anlatıyor. Film hayata maceralı ve riskli bir yaklaşımı olan bir kızla yaşamı zorunluluklara boğulmuş bir genç arasında geçen bir aşk öyküsünü anlatıyor. Filmin romantik öyküsü farklı seçimlerin ve hayatın getirdiklerinin yaşamlarımızı nasıl yönlendirdiğine dair bir meditasyon.

Kıbrıslı Kyros Papavassiliou’nun In The Name of The Sparrow’u kısaların görece olarak benim için daha az ilgi uyandıranlarındandı. Kıyıya vuran bir adamla başlayan öykü kuru ama olgun bir sinematografi ve ilginç tema ve mekanları bir araya getiriyor.

Singapur yapımı Grandma, Anthony Chen’in bir büyükannenin ölüm döşeği etrafında toplanan aile bireylerinin ölümle yüzleşmelerini işleyen, klasik konusuna pek de orijinal bir bakış getirmeyen filmi. Bana göre seçkinin düşük tempolu ve fazlaca heyecan uyandırmayan yapıtlarındandı.

Bu kadar farklı kitlelere hitap edebilecek farklı öykücülük ve estetik yöntemleri benimsemiş sinemacılara ödül dağıtacak jüri üyelerinin işi kuşkusuz çok zor. Festivalin 27 Mayıs pazar akşamı belli olacak sonuçlarını merakla bekliyoruz...

Selin Sevinç


 
 
Henüz Yorum Yapılmamış
 
 
 
 
 
 
copyright 2007 © FilmButik
Tüm Hakları Saklıdır
Ana Sayfa   Vizyondakiler   Yakinda   Haberler   Kisa Kisa   Arsiv   Kütüphane   FilmButik
 
.