ExistenZ (1999) ve A History of Violence (2005) filmleriyle ünlü yönetmen David Cronenberg’den şiddet ve kan dolu bir dram / gerilim filmi daha geliyor. Londra’da bir Rus ailesinin çevresinde dönen filmde, Rus mafyasının ölüm emirlerinden organize suçlarına, dehşet verici cinayetlerinden ceset imhalarına kadar birçok tüyler ürpertici sahneye yer verilmiş. Ancak Şark Vaatleri’nde Rus aile yapısının gelenekleri, kültürü ve Londra’da varoluş biçimlerine de ağırlık verilmiş. Atmosferik karanlık Londra görüntüleri, sürükleyici bir öykü ve Viggo Mortensen, Naomi Watts ve Vincent Cassell’in başı çektiği oyuncu kadrosu şiddete dayanıklı olan bünyeleri tatmin edecektir.
Doktor Anna (Naomi Watts), bir gün hastanede 16 yaşında bir genç kızın, arkasında bir bebek bırakarak ölümüne şahit olur. Annesinin Rusça günlüğünü kullanarak bebeğin hayattaki akrabalarını bulmaya karar veren Anna’yı beklemediği bir macera bekliyordur. Bu bebeğin kaderini, annesinin Rus mafyasıyla olan ilişkileri belirleyecektir. Londra’da bir restoran işleten bir Rus ailesinin reisi Semyon (Armin Mueller-Stahl), Anna’ya günlüğün çevrilmesi ve kızın ailesinin bulunması konusunda yardımcı olacaktır. Ancak Semyon’un hiç tekin olmayan oğlu Kirill (Vincent Cassell) ve kızın bu aileyle olası münasebeti şüphe çekmektedir. Giderek çetrefilleşen bu macera ilerlerken Anna’nın yavaş yavaş arkadaşlık kurduğu şöför Nikolai’ın (Viggo Mortensen) ailede yükselen değeri olayı bambaşka boyutlara taşır.
Şark Vaatleri maskülen ve feminen dünyaları bir araya getiriyor. Sert, şiddetli, katı mafya dünyasının karanlık yüzü erkek egemen toplumun kuralcı ve gururlu yapısını; merhamet, dürüstlük ve umutla hareket eden Anna’nın temsil ettiği ahlaki bilinç ise kadın dünyasının içgüdüsel dinamizmini anlatıyor. Cronenberg, ahlak ve şiddetin sınırlarını zorladığı filminde oyuncularını bu dünyaları yaratan ve aralarında köprü oluşturan piyonlar olarak kullanmış.
Bununla beraber filmde gerilim ve dram öğelerinin yanında polisiye macera keyfi de eksik bırakılmamış. Anna ve Nikolai’ın maceraları ayrı ayrı tür öğelerini bir araya getiriyor. Bir yanda dramatik yoğunluk ve macera dururken diğer tarafta keskin ve soğuk bir gerilim var. Cronenberg bu türsel dokuyu Londra’nın ıslak, karanlık ve ürkütücü atmosferiyle süslemiş. Ama New York’un her nasılsa cezbedici kılınan tehlikeliliğindense Londra izole edilmiş bir kurt kapanını andırıyor. Ama bunun yanında İngiliz sinemasının gri ve puslu tasvirleri, ciddi ve direkt duruşu yerine bol kırmızıların hakim olduğu tok renkler ve sıcak iç mekanlar tercih edilmiş.
Cronenberg’in bu şiddet hikayesinde Viggo Mortensen ve Vincent Cassell’in performansları özellikle dikkat çekiyor. İkilinin perdeye hükmediş başarısı bir kere daha ispatlanmış oluyor. Canlı –ya da cansız– insan bedenini bir et parçasından ibaretmiş gibi gösteren sahneleri kaldırabilecek izleyiciler bu filmden keyifle ayrılabilirler. Ancak aksiyon sahneleri insanı koltuğuna mıhlayacak kadar güçlü de değil; bunun ağır ve emin adımlarla ilerleyen, öncelikle bir şiddet öyküsü olduğunu unutmamak gerekiyor.