Match Point (2005) ve Scoop’tan (2006) sonra Woody Allen’ın İngiltere’de çektiği üçüncü filmi Cassandra’nın Rüyası, yine toplumsal hedefler güderek hareket eden karakterlerin kaçınılmaz tek çözüm olarak gördükleri cinayet ve vicdanları arasında bocaladıkları bir suç ve ahlak hikayesi. Filmde Ewan McGregor ve Colin Farrell’in canlandırdığı birbirine çok yakın olan iki Londra’lı erkek kardeşin ilişkisi büyük bir testten geçiyor. Allen’ın sanatsal olarak fazla tekrara düştüğü ve artık eski öykücülük gücünü yitirdiği eleştirilerine karşılık Cassandra’nın Rüyası, önceki iki filmden daha plot odaklı ve az katmanlı olmasına rağmen son derece ilginç önermeleri olan sürükleyici bir Allen filmi.
Cassandra’nın Rüyası iki kardeşin kişilikleri, hedefleri, sıkıntıları, zaafları, hayata yaklaşımları ve çevrelerinin onları nasıl algıladıklarıyla ilgili 40 dakikalık uzun bir girişle başlıyor. Ian (Ewan McGregor), rasyonel, materyalist, havai, fırsatçı, hırslı; maddi açıdan büyük hayalleri olan, toplumsal basamakları hızla tırmanmaya meraklı, kadınlara karşı zayıf ve biraz da sahte bir karakterdir. Babasının restoranını işletirken gözü büyük restoran ve otel zincirlerindedir; oyuncu sevgilisi Angela’nın (Hayley Atwell) büyüsüne kapılmış, onu etkilemek için aldatılışına bile göz yummaya hazırdır. Terry (Colin Farrell), duygusal, yumuşak başlı, dürüst, sadık; karısıyla birlikte bir ev alabilmek için poker ve köpek yarışlarında kumar oynayan saf ve kaderci bir adamdır. Araba tamircisi olarak çalışırken kumarda kontrolünü kaybeder; zamanla alkol ve ilaç bağımlısı olur.
Farklı sorunlar ve arzular içinde olmalarına rağmen iki kardeşin de tek çareleri paradır. Amcaları Howard (Tom Wilkinson) çok iyi paralar kazanan ve sıkı bağlantıları olan güçlü bir iş adamıdır. Ian ve Terry, Howard’ın ziyaretini fırsat bilip ondan yardım isteyecektir. Ancak Howard’ın da onlardan bir ricası vardır. Howard başını belaya sokacak olan bir adamdan ‘kurtulmak’ ister ve bunun için güvenebileceği tek dayanağı sevgili yeğenleridir. İkilinin, büyük hedeflerine ulaşabilmeleri için bazı değerlerini göz ardı etmeleri şarttır. Filmin başında güç bela satın aldıkları ‘Cassandra’nın Rüyası’ adını verdikleri yelkenlileri, bir rüya teknesinden kabus yuvasına dönüşecektir.
Woody Allen Cassandra’nın Rüyası’nda paranın ve toplumsal çıkarların bağlayıcılığı, ve bunların karşısında hiçbir şeyin kolay kolay duramayacağını anlatıyor. Cinayetin çekiciliği izleyiciyi bile öyle sarmalıyor ki ‘neden olmasın?’ sorusunu biz de karakterler kadar soruyoruz; adeta biz de onlarla aynı suçu paylaşıyoruz. Sonrasında gelen yakalanma korkusu, pişmanlık, suçluluk ve vicdanımıza karşı verdiğimiz savaş bir o kadar gerçek. Bir gün karşımıza cinayet önermesi gelmeyecek bile olsa, filmde anlatılan yalnızca karakerlerin değil, hepimizin bir gerçeği. Allen’ın asıl sorusu, ‘mantıklı görünen her zaman doğru mu (ya da ahlaklı mı); doğru olan her zaman mantıklı mı?’
Allen’ın seçtiği karakter tipolojileri; karakterlerin konuşma şekilleri ve hızları; sahneleri düzenlediği mekanlar; hatta filmi çektiği mevsim ve hava koşulları bile karakterlerin girdikleri çıkmazları anlatmakta etkili. Örneğin Angela karakteri Ian’ın kalbini çalan kadın olarak ikiliyi kaçınılmaz sonlarına iten araçlardan biri. Angela’nın, sahne performanslarında duruşu ve repliklerini okuyuşunda tiyatro yapay ve sahte bir sanat olarak ön plana çıkıyor. Öyleyse, bu karakterin varlığı sadece Ian’ı baştan çıkarmak değil, aynı zamanda kardeşlerin uğrunda adam öldürdükleri hırs ve tutkularının da yalanlığını göstermek; tüm bu ‘ideal yaşam’ sevdasının içini boşaltmak.
Ian, Terry ve Howard’ın parkta bir fırtına patlak verdiği sırada bir ağacın altına sığınarak yaptıkları konuşma da karakterlerin verecekleri kararın onları ne kadar kaygan bir zemine soktuğunu gösterir nitelikte. Ayrıca filmdeki gri ve soğuk hava; iç mekanların sıradanlığı ve boğuculuğu öykünün gidişatıyla sürekli uyum içinde.
Allen’ın eleştiri aldığı konulardan biri, Cassandra’nın Rüyası’ndaki anlatımını mümkün olduğunca dramatizasyondan ve şiirsellikten uzak, tamamıyla fonksiyonel ve yalnızca olay örgüsüne hizmet eden unsurlarla inşa etmiş olması. Öykünün adım adım ilerlemesi süreci içinde cevapsız bırakılan soruların açıklamalarına ya da detaylarla karakterlerin iç dünyalarının çizilmesine girilmiyor. Allen’ın kullandığı türden bir sinema dilini diğerlerinden daha tekdüze yapan bir şey yok. Başkalarının izlenimci bir dille anlattığı şeyi Allen, olay örgüsü, karakterlerin kararları ve aldıkları sonuçlar gibi somut öyküsel basamaklarla anlatıyor. Bu anlamda Allen daha az ‘edebiyatçı’ ya da ‘sanatçı’ ve daha çok ‘öykücü’ veya ‘entertainer’ (eğlendirici) konumunda. Neden olmasın?
Cassandra’nın Rüyası’nın performanslarında da aynı yalınlık korunmuş. Farrell enerjik ve trajik; McGregor biraz donuk ve yorgun ama inandırıcı. Londralı karakterleri canlandıran biri İskoç biri İrlandalı olan iki aktörün de aksanları zaman zaman sahteleşiyor. Filmin oyunculuklarıyla ilgili ilginç bir konu da, oyuncuların birbirlerinin rollerine de seçilebileceğini düşündürmesi. Farrell aslında tipik olarak McGregor’un oynadığı role yakışıyor. McGregor’da pekala Farrell’in isterik karakterini canlandırabilirdi. Filmi izlerken oyuncuları tam tersi rollerde hayal etmek ve Allen’ın radikal seçimlerinin sonuçlarını görmek de ayrıca keyifli.
Woody Allen, sinemasında farklı farklı öyküleri, anlatımları ve tarzları benimsemiş bir yönetmen olarak İngiltere’de kurduğu bu cinayet ve vicdan hikayelerinin üçüncüsünde de lezzetli bir tat bırakmayı beceriyor. Match Point ve Scoop teknik anlamda da bu filmden çok daha eli yüzü düzgün, karmaşık yapısıyla birçok açıdan daha derinlikli ve sürükleyici. Tam da bu nedenle bu filmi Allen değil de başka bir yönetmen yapsaydı şüphesiz çok daha iyi eleştiriler alırdı. Önerim, önceki filmlere bakarak bu filmi bir yere koymak yerine, Allen’ın başarıyla sunduğu bir filmi daha keyifle izlemeniz. İyi seyirler...