Oyuncu Berkun Oya’nın yazıp yönettiği ilk sinema filmi olan İyi Seneler Londra’da, yerli ve yabancı aktörlerden oluşan güçlü bir oyuncu kadrosu, çoğunlukla Londra’da geçen bir öyküde bir araya gelmiş. Film, İyi Seneler Bolvadin ve İyi Seneler İstanbul adlı filmlerle devam edecek üçlemenin ilk ayağı. Uluslararası üne sahip bir şarkıcının yıllar sonra ilk kez bir konser için, geçmişe gömdüğü anılarını canlandıracak olan Londra’ya gitmesiyle öykü başlıyor. Bu ziyaret, eski bir dostluğu, iletişimsiz bir evliliği, umutsuz bir çapkını, inatçı bir hayranı ve nice anıları birleştiriyor, yüzeye çıkarıyor, sorgulatıyor ve absürd/dramatik sonlarıyla buluşturuyor. Ülkü Duru, Zuhal Olcay, Ali Atay, Denis Lavant ve Hugh Hayes gibi oyuncular bu karmaşık ve çalkantılı ilişkiler ağının ana kahramanları olarak temiz oyunculuklarla öykünün zikzaklarını sahneliyor.
Oya, öyküsünü, filmin bizi getireceği şok edici son noktayla başlatıyor ve olayların çözülüşünü bu belirleyici anın beklentisiyle izliyoruz. Şarkıcı Yaşar Nur (Ülkü Duru), zorunluluklar neticesinde hiç istemeden vardığı Londra’da, orada yaşayan arkadaşı Zeynep (Zuhal Olcay) ve kocası Peter’la (Hugh Hayes) buluşur. Konser ertesi gece, yeni yıl birkaç gün ötededir. Yerleştiği otelde Zeynep ve Peter ondan bebeklerine bir geceliğine bakması için yardım ister. Yaşar Nur’un konser gününün öncesinde bir bebekle geçireceği bu gece kabusa dönüşür. Bütün eski karabasanlarının yanında, eski bir hayranının (Gerard - Denis Lavant) israrcı varlığı ve bir belboy formunda gelen yepyeni kabusu (Firuz - Ali Atay) da peşini bırakmayacaktır. Bu geceden, kimi karakterler sağ çıkamayacak, diğerleri de ömürleri boyunca izi silinmeyecek hatıralarla ayrılacaklardır.
İyi Seneler Londra, kendilerini, geçmişlerini, sorumluluklarını, hatta hayatı bütün bütün kabullenemeyen, ya elde olanla yetinemeyen ya da varlıklarının içine sığamayanların öyküsü. Kaçanların ve kaçakların, talihsiz bir gecede bardağı taşıran son damlası. Filmde inanması güç birkaç olay öyle bir sıralamayla ve yoğunlukla bir araya geliyor ki, mantığın dışına çıkıldığı, hayatta böyle şeylerin olamayacağı düşünülüyor. Filmin tanıtımlarının aksine filmdeki en belirgin üç dört olay, tesadüflerle bir araya gelse de aslında birbirinden kopuk. Olaylar ve karakterlerin ikili olarak kurdukları ilişkiler birbirine etkimiyor, bir nedensellik çerçevesinde bağlanmıyorlar. Bu daha çok, her biri kendi içinde ilginç öyküler taşıyan karakterlerin, zor durumlara düşülen anlardaki trajedilerinin bir derlemesi.
Bu absürd rastlantısallıklarda Yaşar Nur’un öyküsüyle sadece Zeynep’in, ya da Firuz’un, ya da Gerard’ın öyküleri ikili olarak var olabileceği gibi, Zeynep’le Peter’ın ilişkisi bile başlı başına bir film konusu olabilecek denli zengin. Kendilerini yalnız ve iletişimsiz bir dünyaya mahkum etmiş olan Zeynep ve Peter belki de mutlu olmayı hak etmiyor. Birçok gerçeğe sırtını dönmüş olan Yaşar Nur da belki kaybetmeli diye düşündürüyor film. Sonuç olarak bu hikayelerin bir araya tutuşturulmaları bütününde tek bir öyküyü ne kadar anlatabiliyor diye kafa yoruyoruz. Bu özgün ilginçlikler ve fikirler toplamı birkaç hayata açılan birer tiyatro perdesi gibi bir ‘fikir sineması’nı andırıyor zaman zaman. Ama bir yandan da bu tür filmlerin sinemada yeri her zaman var; bu biçimsellik ilginç okumalara her zaman gebe.
İngiliz-Türk ortak yapımı olan filmde oyuncular ve teknik ekipler iki ülkenin sanatçılarından oluşuyor ve Fazıl Say gibi evrensel bir müzisyenle birbirine bağlanıyor. Performanslar etkileyici; öykü sürükleyici; karakterler düşündürücü. Bol bol çağrışımlar uyandıran, hem de kara mizah duygusu güçlü filmler, eksiklere gediklere rağmen her zaman bol seyirci çekecektir, çekmeli. Türk sinemasında farklı bir şeyler görmek isteyenler için İyi Seneler Londra iyi bir fırsat...