Bu yıl Cannes Film Festivali, 60. Altın Palmiye ödülünü festivalde yarışan çoğu filmin aksine hiç de şiirsel olmayan; sert gerçekleri vurdumduymaz bir soğuklukla anlatan; upuzun, hareketsiz planlarıyla sıra dışı bir Rumen filmi olan 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’e verdi. Yönetmen Cristian Mungiu, komünizmin son yıllarında Çavuşesku rejimi altındaki 1980’ler Romanyası’nı, bir kürtajı yasadışı yollardan gerçekleştirmek zorunda kalan iki kız arkadaşın yaşadıkları trajik bir gün aracılığıyla anlatıyor. Minimal diyaloglar; karakterleri karanlık sokaklarda ruhsuzca takip eden bir kamera; sessizlikler ve boşluklar esirgenmeden kurulmuş sade bir montaj; komünizmin sınırlayıcı ve baskılayıcı ağırlığını betimleyen gri ve bunaltıcı bir atmosferle Mungiu bize, günümüz sinemasının yaşatamadığı yalın ve yoğun bir sinema seyri sağlıyor.
4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün bir üniversite yatakhanesinde ne için olduğunu bilmediğimiz bir hazırlık içinde olan Otilia (Anamaria Marinca) ve Gabita (Laura Vasiliu) adlı iki genç kızla açılıyor. Kızların arasındaki gergin iletişim, aralarındaki su götürmez yakınlıktan ve yaklaşmakta olan ürkütücü olayın gölgesindeki çaresizliklerinden kaynaklanıyor. Mungiu’nun açıklamakta acele etmediği gerçeklik, yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor: Gabita hamile, bebeği aldırmak zorunda ve Otilia’dan başka kendisine yardım edebilecek kimsesi yok.
Romanya’da 1966’da kürtaj yasaklandığı için, ikili yasadışı yollara başvurmak ve bunun getireceği hukuki ve tıbbi riskleri göğüslemek zorunda kalıyor. Pasif ve kaygılı Gabita, bütün kirli işleri kendisinden çok daha güçlü ve becerikli olan Otilia’ya bırakıyor. Gabita hamileliğinin süresiyle ilgili yalan söylediği için iyice işkillenen Doktor Bebe’yi (Vlad Ivanov) ikna etmek de yine Otilia’ya düşüyor. Operasyonun risklerini bahane ederek daha fazla para sızdırmaya çalışan ve bununla da yetinmeyerek Otilia’yı kendisiyle yatmaya zorlayan Doktor Bebe, kızlara durumun ciddiyetini kavratan şeytansı bir elçi gibi.
4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’de Mungiu filmin merkezine Otilia’yı oturtarak, kürtajın dehşetinden çok çaresizliğin ve dostluğun dramasını yapıyor. Kürtaj üzerine bir trajedi kurmak yerine; Gabita’nın tehlikeye giren yaşamı, hem kızların hem doktorun yakalanma ve hapse atılma ihtimalleri üzerine bir gerilim inşa ediyor. Zorunluluklar yüzünden akıldışı fedakarlıklar yapan Otilia’nın durumu, bebeğini öldürüp kendi hayatını riske etmiş Gabita’nınkinden daha travmatik. Otilia’nın, erkek arkadaşının ailesiyle yemek yediği sahnedeki bitkin ve huzursuz ruh hali, yaşamın dayanılmaz ağırlığını tek başına anlatıyor. Mungiu, 10 dakikayı aşkın tek bir sabit planla, otelde bekleyen yatalak Gabita’nın durumunun gerilimini artırmakla kalmıyor; Otilia’nın kıvranan portresinde, kuralların kabus gibi çöktüğü komünist diktatörlüğün altında yaşanan büyük bir sıkışmayı, bunalımı ve daralmayı da resmediyor.
Mungiu komünist gerçekliği, anlatımında ve sinema tekniklerinde başvurduğu detaylarla yansıtmış. Bir paket sigara için bitmek bilmeyen bir arayış; okul yatakhanesinde satış yapan karaborsa; otel resepsiyonundaki çalışanların düşmanca ve şüpheci yaklaşımları gibi izlenimler, dönemin çürümüş sosyal hayatı ve kuralcılığın zorladığı ‘yeraltı’ hakimiyetine işaret ediyor. İç mekanların klostrofobik atmosferi; sokakların karanlık ışıklandırması; filme hakim griye çalan mavi ve yeşil renkler, bu mimarinin temel taşları. Filmde dolly, crane, steadicam, hatta tripodların bile kullanılmaması; zoom fonksiyonu bir yana kamera hareketlerinin bile minimal bırakılması, karakterlerin de hareket özgürlüğünün olmadığını, baskılı ve çıkışsız bir sıradanlığa mahkum olduklarını ima ediyor.
Öte yandan Mungiu’nun, filminde komünizmi aşağılayan karşıt bir tutum çizdiğini de söyleyemeyiz. Olayları ve karakterleri umursamaz bir tavırla, olduğu gibi çerçeveleyen görüntü yönetimi ne müdahaleci ne de yargılı. Öyle ki sadece karakterler değil, oyuncular bile performanslarında özgür ve yalnız bırakılmış gibi. Filmin konusu da, detaylarda yankılanan altanlamlara rağmen aslında, sade bir dostluk ve fedakarlık öyküsüyle sınırlı. Zor günler geçiren iki arkadaş birbirine tutunuyor ve dehşet verici bir kabustan sürünerek açıklığa çıkıyorlar.
Performanslar da dolayısıyla diğer tüm öğelerden daha çarpıcı. Özellikle Anamaria Marinca, Otilia’nın sarsılmaz bütünlüğünü derin bir kırılganlığı gizleyen sert bir kabuk içerisinden oynuyor. Film boyunca ne Otilia’nın kolaylıkla mücadele verdiği ne de kendini bırakıvereceği hissine kapılıyoruz. Laura Vasiliu da dramın çıkış noktası olmasına rağmen aksiyonun merkezinden uzak bir yerde Marinca’ya başarıyla eşlik ediyor. Doktor Bebe rolünde Vlad Ivanov ise filmin ideolojik merkezini oluşturan rejimi temsil ederken, sahte, fırsatçı ve karanlık bir kimliği müthiş yalın ve güçlü bir performansla veriyor.
Bu yılki Oscar ödüllerinin Rumen adayı 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün, ocak ayının ve son zamanların en kayda değer filmlerinden biri. Sinemasal olarak Cristian Mungiu tadına doyulmaz bir dil hakimiyeti ve öykücülük sergiliyor. Film aynı zamanda 1980’lerde Romanya’daki yaşam şeklini duyumsamak ve o atmosferi solumak için de doğru bir tercih. Katı gerçeklere karanlık bir vizörden bakan sarsıcı bir trajediyi hazmedebilecekler için bu film kaçırılmamalı!