1954’te Richard Matheson tarafından aynı adla yazılmış romanın üçüncü uyarlaması Ben Efsaneyim, Constantine’in (2005) yönetmeni Francis Lawrence tarafından çekildi. 2012 yılında geçen öykü, Will Smith tarafından canlandırılan ‘dünyadaki son adam’ın, onu izleyen virüslü yaratıklara karşı savaş verirken aynı zamanda insanlığın kaderini değiştirmek için kendini feda edişini anlatıyor. ‘Dünyanın sonu paranoyası’nı virüs salgınları ve yabancı yaratıkların istilasıyla işleyen filmler furyasına eklenen Ben Efsaneyim, bunların ilk üç boyutlu teknolojiye uyumlu tekniklerle yaratılmış olanı. Yokoluş, yalnızlık, umutsuzluk ve çaresizlik temaları, bu kez bomboş ve yıkık bir New York manzarasında tek başına ayakta kalmaya çalışan bir adamın trajedisiyle birleşiyor.
Bilim adamı Yarbay Robert Neville (Will Smith), kanseri tedavi etmek üzere icad edilmiş bir ilacın etkisiyle yokolmanın eşiğine gelmiş insanlığın son temsilcilerinden biridir. Virüse bağışıklığı olan Neville, New York’ta üç yıl boyunca hiçbir sağlıklı insan görmemesine rağmen, her gün yayınladığı radyo mesajlarıyla hayatta kalmış insanlara ulaşmaya çalışır. Ama bu arada tamamen yalnız değildir. Yalnızca hava kararınca dışarıya avlanmak için çıkan, besinleri tükenmekte olan virüslü yaratıklar, virüse karşı bir aşı bulmaya çalışan Neville’in zamanını daraltmaktadır. Gündüzleri dolaştığı bomboş kentte köpeğiyle beraber ava çıkan Neville’in kaçınılmaz sonu artık yaklaşmıştır.
Zombi filmlerini andıran Ben Efsaneyim’i türünün diğer filmlerinden ayıran en önemli farkı, bu kez söz konusu yaratıkların insanlarla eşdeğer bir zekaya sahip olmaları ve gündüzleri ortadan kaybolmaları. Böylece gün batana kadar serbestçe hareket edebilen Neville’in durumu, yaşamına getirilen belli özgürlükler ve sınırlamalar aracılığıyla izleyicide hiç dinmeyen bir kaygıya neden oluyor. Ayrıca Lawrence, Neville’in yalnızlığıyla baş etme stratejilerine dikkat çekerek bir korku filminin ötesinde bir insanlık trajedisi yaratmayı hedeflemiş görünüyor. Neville’in köpeğiyle ilişkisi, dükkanların içine yerleştirdiği mankenlerle konuşması, filmin dramatik bel kemiğini oluşturuyor. Böylece Lawrence bir yandan gerilim dozunu yüksek tutarken bir yandan da filmin dramatik altyapısını sağlamlaştırıyor.
Çok basit bir umuda tutunmuş bir adamın hüzünlü ve şiirsel yalnızlığı, özellikle filmin ilk yarısında çok belirgin. Neville’in karısı ve çocuğunu nasıl kaybettiğini açıklayan flashback sahneler, bu net trajediyi bulandırıyor. Aile fotoğraflarına ve kaybedilen geçmişe odaklanılarak izleyicinin hassas duyguları kışkırtıldığı noktada Hollywood sinemasının basite indirgeyen kolaycı tavrının pençelerini hissediyoruz. Dahası, ikinci yarıda bir ana-oğlun da öyküye dahil olmasıyla Neville trajik bir karakterden bir kahramana dönüşüyor. Bu da filmi orijinal romandan ayırdığı gibi, filmin izolasyon duygusunu yırtıyor, klostrofobik atmosferi zedeliyor.
Ben Efsaneyim, kalabalığı ve yoğun kent yaşamıyla tanınan, dev binaların ve reklam panolarının yükseldiği altın şehir New York City’nin bomboş görüntüleriyle dikkat çekiyor. Yalnızca bilgisayar teknikleriyle değil, şehrin belli bölümlerinin kısa sürelerle gerçekten boşaltılarak çekildiği bu görkemli sahneler görülmeye değer. Terkedilmiş arabaların arasından geyiklerin koşturduğu caddeler; kırık dökük billboardlar; Neville’in golf toplarını şehre savurduğu bir uçuş sahası; eylemsizliğin her an altını çizen sinir bozucu bir sessizlik, kentin atmosferini inşa eden yaratıcı ve etkileyici buluşlar. Tüm bunlar, sanki her an yeniden başlayabilecek gibi görünen kent yaşamında yarattığımız tüm lüksleri, tek derdi bir insanoğluyla iki çift laf etmek olan Neville’in karşısında koca bir hiçe çeviriyor. Kanunlarına inatla karşı geldiğimiz doğa, bizden intikamını alıyor.
Ben Efsaneyim ‘dünyadaki son kişi siz olsanız nasıl vakit geçirirdiniz’ türünden bir anket sorusunu akla getiriyor. Biz ne yapardık? Başımıza şu veya bu şekilde getirmek üzere olduğumuz felaketlerin sonuçlarını nasıl karşılardık? Ben Efsaneyim finalinde, orijinalinin aksine seyircisine bir umut telkin ediyor, ama korktuğumuz gerçekçi son aslında farklı değil mi? Francis Lawrence bu sorulara yanıt getirebilecek denli sarsıcı bir filmi değil, bir Hollywood blockbusterını daha sinemalarımıza kazandırdı. Ama yine de filmin bizde uyandırabileceği soruları biraz dikkate almakta fayda var. Keyifli seyirler... Ama o kadar da değil!...