The Graduate (1967) ve yakın zamanda Closer (2004) adlı filmleriyle tanıdığımız yönetmen Mike Nichols, George Crile’ın romanından uyarladığı Charlie Wilson’ın Savaşı’nda, 1973-1997 yılları arasında görev yapmış demokrat Charlie Wilson’ın, Sovyetler Birliği’nin çöküşüne neden olan, Amerikan tarihinin en başarılı gizli operasyonunu gerçekleştirişini anlatıyor. Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali sırasında, Afgan halkına silah ve savaş eğitimi desteğinde bulunması için Amerikan hükümetini harekete geçiren Teksaslı kongre üyesi Charlie Wilson (Tom Hanks), sonuç olarak komünist Sovyetler Birliği’ne ciddi bir darbe indirmekle kalmıyor, Amerika’yı 11 Eylül olaylarına hazırlayan bir kısır döngüne de ön ayak oluyor. Hızlı ve bol diyaloglu politik biyografi, Philip Seymour Hoffman, Julia Roberts ve Tom Hanks’in karşılıklı atışmalarıyla zaman zaman bir komediye dönüşüyor.
A Few Good Men (Rob Reiner, 1992), The American President (Rob Reiner, 1995) ve The West Wing (1999-2006) gibi politik nabızları olan film ve dizilerin yazarı Aaron Sorkin’in senaryolaştırdığı biyografide Charlie Wilson, CIA ajanı Gust Avrakotos (Philip Seymour Hoffman) ve çok bilmiş sosyetik hatun Joanne Herring’le (Julia Roberts) beraber Sovyetler Birliği’yle başı belada olan Afganistan’a yardım sağlıyor. Filmde sanki Amerika’nın en büyük rakiplerinden biri komünist Rusya değilmiş gibi, bu desteğin tek gerekçesi Amerika’nın Afganistan’da can veren halka masumane bir jest yapmak istemesi gibi gösteriliyor. Ayrıca filmde Amerikalı karakterlerin çizdiği eğlenceli, iyi niyetli, komik ve dolayısıyla sempatik profil de, Amerika’nın günün sonunda Orta Doğu’ya açtığı ‘barış’ savaşını olumlar gibi duruyor.
Mike Nichols sonuç olarak bu temel olayın Amerika’nın –ve dünyanın– başına 11 Eylül faciasını getirdiğinin bilincinde olarak öyküye ve karakterlerine ironik bir tavırla yaklaşmış. Bir seks gecesinde ateşlenen tüm dünyayı etkileyecek kararlar, filmde bir hedefler ve stratejiler listesinin sıralandığı uzun, hızlı, karmaşık ve bol esprili diyaloglar eşliğinde aktarılıyor. Bu tutum bize dünyamızın kaderinin birkaç kişinin –hem de alkol ve kadın düşkünü bir adam, zengin bir sosyete dilberi, ve sivri zeka ama işlevsiz bir CIA ajanının– elinde olduğunu gösteriyor. Ama biz olayları tamamıyla Amerika’nın yörüngesinden takip ettiğimiz için ister istemez Amerika’nın ‘onurlu’ amacına inanıyor, güveniyor, ve olumlu neticeler almalarını ümid ediyoruz. Amerika’nın tarihindeki iki yüzlülüğü, filmin mizahla ciddi politik eleştiri arasında gidip gelen ve hiçbir zaman netleşmeyen bulmacasının iki yüzlülüğüyle örtüşüyor.
Charlie Wilson’ın Savaşı çift taraflı okumalara açık olduğu kadar Nichols da derdini –o her neyse– anlatmakta o kadar becerikli. Joanne Herring’in Charlie Wilson’dan Sovyetler Birliği’ni yıkmasını rica ettiği koca bir sahne, etkili olduğunu anladığımız bir sevişmenin sonrasında Joanne makyajını büyüteçli bir aynada tazelerken geçiyor. Charlie Wilson’ın Gust Avrakotos’la Afgan’lara destek verilmesiyle ilgili ilk görüşmesi, Charlie Wilson’ın aynı anda patlak veren uyuşturucu ve fuhuş skandalıyla paralel bir görüşme trafiğiyle gösteriliyor. İlk Sovyet uçağı düştüğünde bu felaket görüntüsünden Charlie Wilson’ın asistanı Bonnie’nin (Amy Adams) topuklu ayakkabılarından hoplayan kalçalarına ve çocuksu bir neşeyle iki yana sallanan at kuyruğuna tırmanan bir plana geçiyoruz. Takip eden ise Afgan zaferinin müjdesi.
Nichols’ın sinemasında her ‘iyi’ şeyin bir ‘kötü’ tarafı var ve bunlar sürekli olarak konum değiştiriyorlar. Bir zar oyunu gibi belirsiz, pamuk ipliğine bağlı ölümler ve kalımlar için bizim yapabileceğimiz tek şey olabileceklerin ‘en iyi’sini ümid etmek. Charlie Wilson’ın başarıları için ödüllendirildiği giriş sahnesi, oyunun sonuna gelindiğinde kaybetmek üzere olan bir Amerika’yla final buluyor. Yani bir zamanlar ‘iyi’ olan şeyler bile hemen sonra bir felakete dönüşebiliyor.
Charlie Wilson’ın Savaşı ne kadar nükteli ve zekice tasarlanmış olursa olsun ironisini ve eleştirisini ‘anlayana’ yöneltiyor. Komedi maskesinin ve yıldız oyuncularının ardına sığınmış gerçek bir politik mesaj varsa da ne kadar var ve kimin hesabına işliyor belli değil. Nitekim film, sanki dünyanın başına çorap örmekte olan Amerika adına özür diliyor; hem ondan utanıyor hem de onu savunuyor. Bekleyip görüldüğünde her karanın aka, sonra tekrar karaya dönüşebildiğini anlatan Budist felsefesine göre biz de bekleyeceğiz, göreceğiz. Eğlenceli bir sinema arzusu içinde olan sizler de muhtemelen aradığınızı bulacaksınız. İyi seyirler!...