Yılın çok konuşulan filmlerinden Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi,Stephen Sondheim’ın ödüllü müzikal-gerilimine dayanan bir Tim Burton uyarlaması. Aynı zamanda film, Tim Burton-Johnny Depp birlikteliğinin de son ürünü. Burton’a has o meşhur gotik havayı taşıyan, ancak bu kez çok daha karanlık ve kanlı olan filmde Depp ve Helena Bonham Carter, Sweeney Todd’un büyük intikam hikayesinin grotesk kahramanları olarak elbirliğiyle şiddet rüzgarları estiriyor, insan etinden turtalar yapıyorlar. Tüm karakterlerin bolca şarkı söylediği, sözümona kan, trajedi ve müziğin doruklara çıkması beklenen filmde, artık Burton’ın saplantı boyutuna getirdiği stilizmin gölgesinde kalmış fakir bir içerik ve tüm şiddete rağmen çok sığ bir gerilim var. Üstelik müzikler, şarkılar ve seslendirmeler de kulak tırmalayıcı; performanslar vahim. Sweeney Todd’un izleyicide uyandırabileceği duygu, bir Tim Burton klasiği olarak yarattığı tantanaya göre çok zayıf.
Yargıç Turpin (Alan Rickman) tarafından sınır dışı edilmiş olan Benjamin Barker (Johnny Depp), Londra’ya döndüğünde Bayan Lovett’in (Helena Bonham Carter) etli turalar satan dükkanının üstündeki eski berber dükkanını yeniden açar. Karısının sonunu hazırlayan ve kızını da evine kapatan Yargıç Turpin’den intikamını almaya kararlı olan Benjamin Barker, dönüştüğü Sweeney Todd kimliğiyle kente dehşet salacak, Bayan Lovett’in de yardımıyla eşi benzeri görülmemiş bir kıyım başlatacaktır.
Şu kısa paragrafta görüldüğü gibi filmin öyküsü oldukça sıradan. Tim Burton da bu alelade intikam ve trajedi hikayesini son derece basitçe tasarlamış ve kurgulamış. Hakkı yenen bir adamın bir cani olarak evine geri dönüp berber koltuğuna oturan konuyla ilgili ilgisiz herkesin gırtlağını kesmesi filmdeki tek olay. Ve bu aksiyon o kadar nedensizce ve sıklıkla icra ediliyor ki izleyicinin gerilmesi, korkması, sarsılması için hiçbir neden yok.Aralara giren gereksiz şarkılara sabrederek ve her yeni ölümü donuk gözlerle izleyerek, hiçbir çatışma barındırmayan son Burton çıkarmasının sonunu getirmeye çalışıyoruz. Üstelik karikatürize edilmiş bir nefretin doğurduğu bu başıbozuk vahşet, ‘kötü’ bir kahramanın intikamını arzulamamıza da engel. Öyleyse biz neyi izliyoruz; ne olmasını istiyoruz; ne beklentilere sapıp nasıl tokat yiyoruz?
Burton’ın belli ki yalnızca kan fışkırtma sevdasıyla yaklaştığı filmde bu dinamiği taşıyacak ruh, filmin en büyük eksiği. Sweeney Todd’un yüzeysel bir şekilde işlenmiş hikayesinde şarkılar bile gerekli ruhu katamıyor. Şarkı sözleri tamamıyla melodiyle okunmuş sıradan diyaloglardan ibaret; müzik ise salondan çıkınca şüphesiz herkesin aklından silinip gidecek nitelikte. Dolayısıyla şarkıların sayısı ve uzunluğu katlanılabilir ölçülerin çok üstünde. Ne öyküde ne de müziklerde kuvvetli bir materyal yokken elbette elde kalan bomboş ve kupkuru bir film oluyor.
Johnny Depp’in Oscar adaylığına ve Helena Bonham Carter’ın da fazlasıyla olumlu eleştirilerine aldanmayın; performanslar da içler acısı. Üst sınıf bir İngiliz olan Carter’ınki dahil tüm doğu Londra aksanları yanlış ve çok abartılı. Depp ve Carter arasında hiçbir kimya olmadığı gibi filmdeki genç aşıklar bile filme çok gerekli estetik ferahlığı ve duygusal yoğunluğu sağlayamıyor. Borat karakteriyle tanınan Sacha Baron Cohen’in performansı ise belki de filmin uygun düştüğü parodi kategorisini en iyi yansıtan karakter çalışması.
Sweeney Todd’da, Tim Burton’ın prodüksiyon tasarımındaki radikal ve kendine has üslubu sayesinde müthiş bir Londra atmosferi yaratılıyor. Karanlık ve tehlikeli kent sokakları gotik kostümler ve grotesk çekimlerle iç içe. Ancak filmdeki stilistik sinema dili genel anlamda bir başarı getirmekten çok uzak. Bu film sonuç olarak müzikal-sever seyirciyi kanı ve şiddetiyle itecek; korku-gerilim severleri müzikleriyle kahredecek ve Johnny Depp hayranlarını da hayal kırıklığına uğratacaktır diye tahmin ediyorum. Şu Oscar mevsiminde iki saatlik uzun bir süre için çok daha değecek alternatifler düşünebiliyorum...