Thank You For Smoking (2005) adlı filmiyle geçtiğimiz yıl adından söz ettiren genç yönetmen Jason Reitman; bu ilk uzun metraj senaryosuyla Oscar kazanan Diablo Cody ve filmin tamamını üstün bir başarıyla sırtlanan Oscar adayı aktris Ellen Page’in kolektif parlaklığının bir ürünü olan Juno, her yaştan herkese hitap edebilecek, zekice yazılmış, yönetilmiş ve oynanmış bir film. Film, 16 yaşında bir genç kızın ilk cinsel deneyiminde hamile kalması ve henüz kendini bile tanımakta güçlük çekerken doğacak bebeğinin sorumluluklarıyla yüzleşmek zorunda kalışını, görülmeye değer bir mizah duygusuyla anlatıyor. Juno, geçen yılın ayrıksı, neşeli ve çocuksu bağımsız filmi Küçük Gün Işığım’ın tacını hakkıyla devralıyor.
Juno, liseli olmak ve yetişkin sorumlulukları almak arasında bocalanan; belli sosyal kimliklere uymak ve dışında kalmak konusunda toplumla çatışılan; sevgi arayışıyla bağımsızlık tutkusu arasında gidilip gelinen; hassas dengeleri olan teenage çağının, gerçekçi, doğal ve sempatik bir portresi. Doğacak bebeğini aldırmak yerine onu çok sevecek bir çifte verme yolunu seçen Juno (Ellen Page), mükemmel bir çift gibi görünen Vanessa (Jennifer Garner) ve Mark’ı (Jason Bateman) ideal bir potansiyel aile olarak belirler. Bir yandan lise hayatını normal bir şekilde sürdürmeye çabalarken bir yandan da karnı burnunda kendini tanımaya ve tanımlamaya çalışan Juno’yu, ‘mükemmel’ çiftin arasında kırılmalar baş gösterdiğinde, hala keşfedeceği bir yığın zorluk beklemektedir.
Juno’nun yaşadığı bu zorluklar yetişkin dünyasında da varolduğu için film, herkes için anlam taşıyabilecek noktalara parmak basıyor. Baba-kız, üvey anne-üvey çocuk, karı-koca, kız arkadaş-erkek arkadaş ve iki kız arkadaş arasındaki ilişkiler filmde görmeye alıştığımızdan farklı bir biçimde işlenmiş. Bu ilişki dinamiklerinde doğabilecek zorluklar çoğu dramda olduğu gibi tek yönlü dramatize edilmiyor. Bu bağların -zaman zaman göz ardı edilse de ya da yanlış anlaşılsa da- güçlü bir sevgi ağıyla kaplı olduğu, filmin tüm diyaloglarında izleyicinin içini rahatlatan ve umut aşılayan bir şekilde müjdeleniyor.
Juno’daki anne portreleri filmin merkezindeki sevmek ve sevilmek gereksinimini; terkedilmişlik psikolojisini sembolik bir şekilde ortaya koyuyor. Juno’nun öz annesi kendisini terketmiş ve onun dahil edilmediği yeni bir aile kurmuş; kendisi hiç istemeden anne olmaya mahkum ediliyor ve bebeğinden kurtulmanın yollarını arıyor; bebeğini devredeceği kadın ise kendi çocuğu olamayan ve saplantılı bir şekilde bebek hasretiyle yanıp tutuşan bir kadın. Film, anne olmanın mucizesini anne olamayan, anne olmayı reddetmiş ve anne olmak istemeyen üç kadının üzerinden anlatıyor. ‘Normal’ bir aileye duyduğu özlemle çocuğuna sahip olacak ailenin hayatına sızan Juno, zamanla doğru seçimlerle ve elimizden gelenin en iyisini yaparak mutluluğun ‘sonsuza dek’ sürme ihtimaline inanıyor; yaşadığı zor durumun onu getirdiği noktada, özgürce ve cömertçe sevmeyi öğreniyor.
Sıcak bir yuvanın içinde yalnızca basit bir eşya olma düşünü kuran Juno’nun kahramanları Vanessa ve Mark örnek çiftinde, Juno’nun kendi hayatında duyduğu eksiklikler ve özlemler şekilleniyor. Vanessa hem kendi sahip olmak istediği anne, hem de onun arzulayacağı tür bir erkek seçmiş olan özdeşleştiği bir kadın figürü. Mark ise hem ideal bir sevgili (ikilinin arasında olası bir romantizmin sinyalleri veriliyor), hem de karısı tarafından kişiliği tek bir odaya hapsedilmiş biri olarak bu kez Juno’nun kenarda kalmışlığını simgeliyor. Sonunda Mark da Juno’dan cesaret alarak kendi yolunu çiziyor ve belki de aynı kaynaktan Juno da benzer tipteki erkeğiyle (çocuğun babası – Michael Cera) daha sağlıklı bir ilişkiye yelken açıyor.
Juno son derece formülaik yapısıyla, beklenildiği şekilde akan klasik bir senaryo çatısı ve karakter tipolojileri olan bir film. Ama ‘klişe’ sayılabilecek basit olay örgüsü, hızlı diyaloglarındaki ince espriler ve karakterlerinin sempatikliği sayesinde kamufle oluyor. Açıkçası zaman zaman diyaloglar biraz fazla seri bir şekilde zekice esprilerle dolu olduğu için bir nükte derlemesini andırmıyor değil. Film, kimi izleyiciyi gerçeklikten uzaklaştığı için ve aslında bunalımlı olabilecek ciddi bir öyküyü hafife alır göründüğü için itebilir. Filmin 16 yaşında hamile kalma fikrini sempatize etmeyeceğini umarak, her ne sosyolojik etkisi olursa olsun filmin diyaloglarının bol bol alıntılanacak, yıllarca dillerde dolanacak, hatta yeni bir ‘Juno dili’ oluşturacak kadar bağımlılık yaratabileceği açık.
Ellen Page, karakterine verilmiş olağanüstü diyaloglarla beraber Juno’nun karizmasını yaratmakta en büyük etken. Page’in komik zamanlaması ve gücü inanılmaz; en ufak bir mimiği bile durumunu çok net özetliyor. Page ironik ve ‘cool’ tavrıyla gülümsettiği gibi, dramatik sahnelerin yanı sıra çok daha averaj sahnelere bile iç parçalayıcı bir duygu katıyor. Page’in üstün yeteneği olmasa Juno karakteri çok yüzeysel bir ‘canı sıkılmış sorunlu teenage’ olabilecekken, çok derinlikli, duygusal ve sapasağlam bir kahramana dönüşüyor. Filmde yan karakterlerle de duygusal ve komik sahneler dağıtılarak tek tek ilgilenilmiş; karikatür olmalarına rağmen boyut kazandırılmış. J. K. Simmons, Allison Janney ve Michael Cera başta olmak üzere Jason Bateman ve Jennifer Garner da çok etkin performanslar vermişler.
Juno bu haftanın ve belki de yılın en sempatik, eğlenceli ve aynı zamanda düşündürücü filmlerinden. Tamamı zekice örülmüş filmin girişindeki yarı-animasyon bile görmek üzere olduklarımızın biraz fantastik olduğunu kabul eden, ama gerçeklere de dayandığını haber etmekten çekinmeyen bir üslupla tasarlanmış. Filmin daha ilk dakikasında çizdiği pencereden bakabilecek her yaştan herkesin filmin tadını çıkarmasını dilerim. İyi seyirler...