29. İstanbul Film Festivali’nde Son Haftasonu!
Tek Başına Bir Adam
29. İstanbul Film Festivali’nde Yolun Yarısı
Bal
29. İstanbul Film Festivali İzleyiciyle Buluştu!
Aşka Yolculuk
Zindan Adası
Çılgın Kalp
Acı Bir Hayat Öyküsü
Parlak Yıldız
82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu!
Alis Harikalar Diyarında
Ses
Yenilmez
Nine
Cennetimden Bakarken
Veda
Aşk Dersi
Kurt Adam
Kan Arzusu
Percy Jackson ve Olimposlular: Şimşek Hırsızı
Arthur: Maltazar’ın İntikamı
Herkesin Keyfi Yerinde
Tanrının Kitabı
Romantik Komedi
İntikam Peşinde
İlişki Durumu: Karmaşık
Ada: Zombilerin Düğünü
Prenses ve Kurbağa
Morganlar Nerede?
Ejder Kapanı
Aklı Havada
Kim Kiminle Nerede?
Sherlock Holmes
Paranormal Activity
Gir Kanıma
Amelia
Kırık Kucaklaşmalar
Yahşi Batı
Aşkım
Adalet Peşinde
Arızalı Çiftler
Zombieland
Avatar
Vavien
Başka Dilde Aşk
Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi
Aşka Dair
Testere VI
Zamanın Tozu
 
 
 
 
 
 
Orijinal Adı : Mavi Gözlü Dev
Yönetmen : Biket İlhan
Senaryo : Metin Belgin
Oyuncular : Yetkin Dikinciler, Dolunay Soysert, Özge Özberk, Nil Günal, Suna Selen, Uğur Polat, Rıza Sönmez...
Yapım Evi : Sinevizyon Film
Ülke : Türkiye
Dil : Türkçe
Süre : 118’
Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 09.03.2007
Ayrıntılı Künye İçin : Imdb
  Resmi Site
 


Uzun zamandır bir Nazım Hikmet hikayesinin Türk sinemasındaki eksikliği aklımıza bile gelmemişken birdenbire gündeme düşen Mavi Gözlü Dev’le beraber ‘Bizim neden Nazım’ı anlatan filmimiz yok’ sorusu akıllarımıza çakıldı kaldı. Peki Biket İlhan’ın yönetiminde ve Metin Belgin’in senaryosunda canlanan Nazım Hikmet portresi bu özrümüzü nasıl giderdi? Nazım’ın 1941 ile 1969 yılları arasında geçirdiği hapishane yılları çerçevesinde büyük şairin sinemadaki ilk biyografisini hevesle ele alan çift, maalesef bu uçsuz bucaksız kaynağa büyük haksızlık etmiş. Nazım’ın portresini tutarsız ve dengesiz bir biçimde çizen ve sinemacılık açısından da doğru noktalara temas etmeyi başaramayan bir sinema var karşımızda. Öyle ki film, sinemadan çok bir ortaokul müsamaresini, ya da kimi hoş görsellerle süslenmiş bir edebiyat ödevini çağrıştırıyor.

İlhan ve Belgin’in kalkıştıkları işin ciddiyetini ve zorluğunu kabul ediyor, samimiyetlerine ve sinemamızın bu büyük çukurunu doldurma çabalarına da saygı duyuyorum. Lakin böyle alelacele ve kararsızlıkla tutuşturulmuş biyografik malzemelerden oluşan bir film görünce, Nazım konusunun halihazır gündem gücünün ve insanların Nazım’a olan boynu bükük saygı ve hayranlığının arkasına sığınılmış gibi düşünmeden edemiyor insan.

Bir kere senaryo bir düzlük. Nazım Hikmet gibi bir adamın yaşamında inişlerin çıkışların, düşüşlerin kalkışların olmayacağı nasıl düşünülemezse onu anlatan metnin de hendeksiz, tuzaksız, çatışmasız ve heyecansız olması kabul edilemez. Olay zinciri sahneler arası bağıntısızlıktan dolayı kopuk ve tutuk; film dramatik açıdan sığ ve üstelik de karakterin psikolojik evrimi fırtınanın ortasında kalmış bir kayık gibi ne kıyıya ulaşıyor, ne köpürüyor, ne duralıyor. Nazım bir an sinirli, dik başlı, geçimsiz ve inatçı bir adamken, kimi zaman yumuşacık ve sıcacık, yardımsever ve aklı selim bir erdem timsali kesiliveriyor. Şairin bu özelliklerin hepsini de bünyesinde barındırmadığını iddia edecek değilim. Ama bildiğim bir şey var ki o da, bir filmin her şeyi anlatmaya kalkışmasından pek bir hayır gelmeyeceği.

On parmağında on marifet Nazım’ın şairane buluşlarını heyecanla kağıdına kaydettikten ve çevresine mütemadiyen şiirin, edebiyatın ve Komünizm’in ışığını yayarak hapishanede salınıp durmasından sonra, bir de resim dersleri vermesi, bir de orkestra şefliği edalarıyla kendinden geçerek mahkumlara klasik müzik dinletmesi, bir de dokumacılık mesleğinde ilerleyip herkesi binbir kere hayran bırakması zaten yeteneğinden zerre şüphelenmediğimiz Nazım’ı yapaylaştırıyor. Sanki bizim Nazım’ı sevmek için, sanatından pay çıkartmak için bahanelere gereksinimimiz varmış gibi bu bombardıman niye? Biz daha çok onun bilinmeyen görülmeyen erdemine, doğallığına pencere açmak istemiyor muyuz?

Durum böyle olunca ne şairin karısı Piraye ile ilişkisini, ne filmin son 15 dakikasına sıkıştırılmış Münevver’e olan sevdasını, ne de dönemi belirleyen siyasal ve kültürel değişimleri ve Nazım’ın bunlarla kurduğu ilişkiyi tam anlamıyla anlayamıyoruz. Kısacık diyaloglar ve anlar bile öyle göndermelerle doldurulmalı, öyle damara basmalı ki upuzun ve dopdolu bir yaşam küçük bir kesitte bile izleyiciyi sarsabilsin. Mavi Gözlü Dev’de bu, kimi flashback’lerle verilmeye çalışılmış, ama bunlar bizi nereden nereye götürüyor, ve hapishaneye bağlandığımızda bize ne anlatmış oluyor belli olmadığı için bunlar filmi tarihlendirmek ve temellendirmek üzere yapılmış zayıf bir girişim olarak kalıyor. Bu nedenle Nazım kararsız, dengesiz, tutarsız ve hatta zavallı bir insana dönüşüyor gözümüzde.

En azından Nazım’ın şiirleri perdeye taşındığı için keyif alacağımızı düşünürken yine hayal kırıklığına uğruyoruz. Ne Nazım’ın kendi şiir okumaları senaryoya organik bir biçimde işlenmiş, ne de sadık öğrencileri ve diğer mahkumların avluda ‘Davet’ şiirini hep bir ağızdan okumaları duyguları hareketlendirmeyi başarıyor. Doğal akış ve dramatik yapının kurulmasının –eğer amaç bir sinema filmiyse– ajitasyondan çok daha önemli olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Son zamanlarda Stephen Frears Kraliçe’de İngiliz Karaliçe’sini anlatmak için en devinimli ve kırılgan yaşam kesitini seçip, onu kimi gerçek fotoğraflar ve görüntülerle bütünleyerek hem kişileri perdede yaşatmak için otantik bir yapı oluşturmuş hem de izleyiciyi kendisine çekmeyi başarmıştı. Öte yandan henüz Türkiye’de vizyona girmeyen Goodbye Bafana ile Bille August Nelson Mandela’nın tüm yaşam amacını, onun hapishane muhafızı üzerinde yarattığı etki yoluyla, hem de Mandela’nın kendisini az sayıda, kısa ve özlü sahnelerle göstererek kısa bir döneme sığdırmıştı. Mavi Gözlü Dev’de ise Nazım’ı anlatmak için sinematik bir araç bulunmamış; tutarlı bir dil oluşturulmamış.

Teknik kredilere bakıldığında, hikaye kurgusunun başarısızlığını montajdaki zamanlama gevşekliğini de ekleyerek tekrar vurguluyorum. Sinematografi video-vari; ışık kimi zaman doğru tonları yakalasa da post-prodüksüyon’un zayıflığı nedeniyle görüntüler TV filmi standardında; siyah & beyaz flashback görüntüleri düşük bir beklentiyi bile doyuramayacak kadar zayıf, kareler gri ve yavan. Müzikler son derece bayağı ve sahnelerin dramatik duygusunu yükseltmekte kısır. Kostüm ve setler atmosfer yaratmakta yer yer etkili, ama özellikle bayan kostümleri erkeklerinkiyle aynı doğallıkta buluşamamış.

Filmin tek artısı Nazım Hikmet rolü için Yetkin Dikinciler’in seçilmesi. Dikinciler şaire benzerliği ve vücut diliyle etkileyici. Ne yazık ki senaryonun ve yönetimin eksiklikleri Dikinciler’in potansiyel performansını da alaşağı etmiş. Oyuncu da kaynağıyla aynı yapaylık, eğretilik ve cansızlıkta. Filmin geri kalan oyunculukları ise daha ilk karedeki askerin volta atmasından itibaren tamamen ‘gerçek kesit’ canlandırması niteliğinde. Karakterler canlı varlıklardan çok birer kukla ya da karikatür gibi derinliksiz; performanslar teatral ve akıcı değil. Nazım’ın çocuksu yüzünü gözümüze sokmak için kullanılmış bir tavşan ve kuş, filmin tek his uyandıran kahramanları.

Sinema tarihimizde bir gediği doldurma ve yeni nesillere büyük bir değerimizi anlatmak açısından neredeyse olumsuz bir etkisi olacak bir film Mavi Gözlü Dev. Nazım öylesine sevimsiz ve zavallı, kimi zaman sinir bozucu olabiliyor ki, şairi tanımayan yabancı meraklılarda ve genç kitlelerde Nazım’ı okuma isteği bile uyandırmayacağını düşünüyorum. Belgin’in 4 yılda 8 değişimle oturtmaya çalıştığı senaryonun belli ki ya daha fazla zamana ya da başka bir senariste ihtiyacı vardı. Bu filmin niceleri için bir başlangıç olmasını ve bu hataların yinelenmemesini diliyorum.

Selin Sevinç


 
 
Henüz Yorum Yapılmamış
 
 
 
 
 
 
copyright 2007 © FilmButik
Tüm Hakları Saklıdır
Ana Sayfa   Vizyondakiler   Yakinda   Haberler   Kisa Kisa   Arsiv   Kütüphane   FilmButik
 
.