Richard Eyre’in Judi Dench ve Cate Blanchett’i şantaj, suç ve tutku üçgeninde bir araya getirdiği filmi Skandal, Zoe Heller’in What Was She Thinking: Notes on a Scandal adlı romanından uyarlandı. Dench ve Blanchett’in Oscar adayı oyunculukları, filmin sıradışı öyküsü ve sivri diyaloglarını ustalıkla taşıyor. Sheba (Cate Blanchett) seramik öğretmeni olarak yeni bir okula atanır ve kendisinden yirmi yaş büyük kocası, kızı ve down sendromlu oğluyla birlikte kasabaya taşınır. Barbara (Judi Dench) ise okulun kıdemli ve katı tarih öğretmenidir; çaresizce kendine hayatı paylaşabileceği bir bayan arkadaş aramaktadır. İki kadının birbirlerinin zayıflıklarını kullanarak hayatlarında kurmaya çalıştıkları hassas dengeler filmin ince dramasını ve gerilimini oluşturan ana tema.
Skandal’da iki zıt insanlık durumunun çakışması, sürtüşmesi ve benzeşmesinin öyküsü anlatılıyor. Film bir nevi kişisel tatminsizlik masalı. Başkalarının hayatlarının cezbediciliği varolan yalnızlık duygusunu daha da pekiştiriyor; çekilmez bir hale getiriyor. Sheba dışarıdan bakıldığında mükemmel bir hayatın neşeli sahibesi. Barbara ise çalıştığı okulda en sözü dinlenen otoriter öğretmen olmakla birlikte kimseyle geçinemiyor. Barbara’nın sert ve geçimsiz benliği Sheba’nın görünürdeki uyumlu doğasına vuruluyor. Halbuki en yumuşak görünüşlerin altında bile koyu lekeler var.
Filmin ilk yarısının anlatıcısı Barbara’nın sözlerinde hayatın, yalnızlığın, farklı olmanın, kabul görmemenin insanı ne kadar katılaştırdığını anlıyoruz. Öte yandan Sheba için bir eş ve anne olmak, kendisinden bekleneni vermenin sıradanlığında yaşamak kolay değil; o, evlilik ve aile hayatının kendisini sürüklediği izole hayattan bir çıkış arıyor. İki kadının yaşamlarıyla mücadelelerinin arasında iyilik ve kötülük birbirine karşıyor. Skandal’da masumiyet en beklenmedik yerde tükeniyor; suç türüyor. Eyre, insan doğasının çetrefilini tüm hayatları pahasına kararlar alabilecek kadar uçuruma sürüklenmiş cüretli, ama bir o kadar da kırılgan karakterleri üzerinden betimliyor.
Skandal’ın ilk bakışta acayip ve sinsi görünen gerilimli olay örgüsü çok insancıl mesajlar içeriyor. Patrick Marber’ın senaryosunda insan bencilliğinin özüne ilişkin önemli göndermeler var. Sevmek aslında bir sevilme talebi; belli hakları bir başkasına tanımak ise onların üzerinde hak ilan etmek için bir fırsat. Barbara’nın vazgeçilme, terkedilme korkusu, Sheba’nın vazgeçme ve terketme ihtiyacının can dostu oluyor. Sheba’nın bir hatası Barbara’ya çok çirkin ama kaçıramayacağı bir olanak tanıyor. Zamanla şantaj, zoraki bir dostluğa dönüşüyor.
İki kadının kendilerini kurtarmak için birbirlerini sömürmesi muhteşem bir insanlık düeti. Öyküde Barbara’nın kedisinin ölümü ikilinin ilişkilerinde önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Bu noktada Barbara kaybetmenin acısını Sheba’ya sığınarak çıkartmak isterken her zaman istediğini alamayacağı bilincine tosluyor. Kendisinden bir takım ödünler vermeden pürüzsüz bir ilişkiyi sürdürmenin imkansızlığı artık aşikar.
Sheba ise durumun vehametine çok daha geç uyanıyor. Sebep olduğu skandal patladığında medya ve toplum baskısından tek uzaklaşabileceği yer –ironik olarak– onu bu duruma mahkum eden kişinin ta kendisi. Dışarıdaki gazetecilerle rahatlıkla baş eden Barbara’yı bekleyen Sheba evde kapalı kaldığı günlerin cinnetini bir fahişe gibi giyinerek ve yüzünü gözünü boyayarak sergiliyor. Bu sahne Sheba’nın sürüklendiği boşluğu, kendi kendinin imhasına olan eğilimini gösteren en dokunaklı sahne olmakla kalmıyor; toplum ve medyanın belirlediği doğruların günümüz insan davranışına olan etkilerini ve bunlara karşı oluşan tepkimeleri de açığa vuruyor.
Eyre’in böyle bol altanlamlı bir filmde sert diyaloglara ve karmaşık karakterlere eşlik edecek gergin bir atmosfer yaratması kaçınılmazdı. Her şeyin çok açık ve tahmin edilebileceği gibi ilerlediğini düşündüğümüz anda filmin bizden hala bir şeyler gizlediğini görüyoruz. Sürekli olarak daha da derinlerden, daha da kötücül duyguların yüzeye çıkışına, insan doğasının onulmaz kirliliğine tanık oluyoruz.
Elbette burada oyuncu seçiminin de önemli bir payı var. Dench’in ses tonu, dili kullanışı, seri, uzun ve iğneli ifadeleri; Blanchett’in yumuşaklığı, neredeyse çocuksu saflığı ve iyiliği ile izlemeye doyulmaz bir denge oluşturuyor. Senarist Marber da mümkün olduğunca ayrıksı karakterler yaratmanın sınırlarını zorladığını ve Dench ve Blanchett’in oyunculuklarının da bu karakterlere gerekli insansılığı ve doğallığı getireceğini umduğunu belirtiyor. Sheba’nın eşi Richard’ı canlandıran Bill Nighy ise hem iki karakterin tezatlığını vurgulamakta aracı, hem de filme mizah, sıcaklık ve akılcılık getiren soluk oluyor.
Judi Dench’in 57. Berlin Film Festivali basın toplantısında filmle ilgili sözleri filmin ana hatlarını özetliyor: “Kimse siyah ya da beyaz değil; beklenildiği gibi davranmıyor ve film bunun nedenlerini, sizi bulunduğunuz yere getiren yolculuğu anlatıyor.” Yoğun ve ciddi öykülere yabancı olmayan İngiliz yönetmen Richard Eyre bu karanlık insan öyküsünü müthiş sürükleyici, sürprizlerle dolu, giderek daha da tüyler ürpetici hale gelen bir yapıya oturtmayı başarmış. Skandal, İngiliz sinemasında sıklıkla ve ustalıkla anlatılan küçük kasabada geçen büyük –ve sinir bozucu– karanlık hikayelere harika bir örnek daha izlemek isteyenler için kaçırılmayacak bir modern masal.
Selin Sevinç