Uneasy lies a head that wears a crown.
Taç taşıyan başta huzur olmaz.
William Shakespeare’in bu çok anlamlı sözüyle açılıyor yılın en çok konuşulan filmlerinden Kraliçe. Stephen Frears’ın Oscar adayı filmi, İngiltere kraliçesi Kraliçe II. Elizabeth’i canlandıran Helen Mirren’a En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ının yanı sıra bir BAFTA ve Venedik’ten de bir Volpi Cup getirdi. Ben de bu filme herkes gibi, gururlu, kibirli ve soğuk bir kadını canlandırmanın ne kadar zor olabileceğini düşünerek gittim. Çoğunluğun kraliyet ailesiyle ilgili bir film daha yapılmasına dair paylaştığı önyargıya dahi neredeyse katılacaktım. Ama yukarıdaki Shakespeare alıntısının ardından gelen, bir kraliçeyle bile empati kurulmasını mümkün kılan mütevazi ve gerçekçi film beni yanılttı.
Öncelikle Kraliçe’yi anlatmak için hayatından bu kesitin seçilmesi son derece anlamlı. İngiliz kraliyet ailesinin en ciddi kırılma noktasında Kraliçe’nin takındığı tavır hem onun geçmişini, benimsediği geleneksel değerleri hem de ülkesine ve halkına beslediği içten sevgisini ve görev inancını tek bir mercek altında gösteriyor.
Kraliyet tarihinin yüce gördüğü tüm idealleri ve davranış biçimlerini skandallarla dolu hayatıyla tersyüz eden eski Galler Prensesi Lady Diana’nın ölümü, yaşamından daha sinir bozucu sonuçlarla kraliyet hayatının üzerinde kara bulutlar oluşturur. O sırada Fransa’da tatil yapmakta olan ailenin her bir bireyinin olaya gösterdiği tepki –daha doğrusu ısrarcı tepkisizlik– İngiliz halkı ve kraliyet ailesi arasında o güne dek oluşan en büyük uçuruma neden olur. Kendisine sorulmaksızın üzerine yüklenen yıpratıcı görevi ağırbaşlılıkla üstlenen Elizabeth’in duyguları ve kişiliği ilk kez bu denli sınanacaktır.
Lady Diana’nın ölümüyle gölgelenen Tony Blair’in başkan seçilme tantanası Kraliçe’nin bu hassas dönemine dışarıdan –ve bizlerin daha yakınlık kurabileceği– nesnel bir bakışa zemin hazırlar. Filmde son derece mütevazi ve halktan bir portre çizen Tony Blair, İngiltere’de Kraliçe’nin devletle olan ilişkisinin altını çizmekle birlikte monarşi karşıtı görüşün Kraliçe’yle yakın ilişkiler içinde olunduğunda nasıl çözüldüğünü de anlatmakta etmen. Filmin ortalarına kadar Kraliçe’nin katılığı ve hoşgörüsüzlüğü ön planda iken Blair’in Kraliçe hakkındaki değişen fikirleri Kraliçe’yle izleyicinin arasını yumuşatıyor. Blair’in halkın ve hatta çalışanlarının Kraliçe’ye olan tepkilerine verdiği karşılık hem dokunaklı hem de izleyiciye bambaşka bir perspektif kazandırmakta etkili.
Filmde bu noktadan sonra birçok sahnede artık Kraliçe’nin davranışlarına ve seçimlerine ılımlı bakabilir hatta hak verebilir hale geliyoruz. Kraliçe’yi bize bir kadın, bir anne, dahası bir insan olarak tanıtan en önemli sahne aynı zamanda Kraliçe’yi tüm film boyunca tek yalnız gördüğümüz sahne. Tek başına dolaşmaktan, jipini kendisi kullanmaktan çekinmeyen Elizabeth, bağımsız ve güçlü tavırlarına rağmen kendisini gölün ortasında saplanmış bulur; birdenbire doğa ve yalnızlığıyla baş başa kalır. Frears bu sahneyi yoğun bir sessizlik içinde ve Elizabeth’e kişisel alanını vererek çekmiş. Elizabeth’in sırtı hafifçe titrer, Kraliçe filmde ilk ve son kez duygularını gösterir.
Aynı sahnede tüm güzelliği ve ihtişamıyla bir geyik Kraliçe’nin bu anının tek şahidi olur. Geyikle göz göze gelen Kraliçe aynı zamanda ilk kez şefkatli tarafını da gösterir. Ava çıkmış olan eşi ve torunlarının silah sesleriyle irkilir ve geyiğe kaçmasını işaret eder. Kraliçe etrafı kolaçan edip geri dönene kadar geyik gitmiştir. Geyik burada Kraliçe’nin görevi nedeniyle hiçbir zaman sahip olamayacağı özgürlüğü simgeliyor. Kraliçe’nin o dönemde tam da ihtiyaç duyduğu şeyi, ortadan kayboluvermeyi geyik yapabiliyor. Birkaç sahne sonra geyiğin ölüsüyle karşılaşan Kraliçe ortadan kaybolabilse bile hiçbir yere kaçamayacağını anlıyor gibi. İngiltere’ye dönüp halkın beklentilerini karşılamak artık tek çare.
Kraliçe İngiltere’nin önemli figürlerinin dünyalarına açtığı pencere nedeniyle de ilgi toplayacağa benziyor. Senarist Peter Morgan senaryoyu Başkan’a ve Kraliyet ailesine yakın olan isimsiz kaynakların verdiği birbiriyle uyumlu geniş görüşmelerden yararlanarak yazmış. Filmdeki olaylar ve tutumlar gerçekte olanlara oldukça uygun olsa gerek. Bu durumda Tony Blair’i gayet evcil, sempatik ve akılcı; Prens Charles’ı korkak, pasif ve paranoyak; Prens Philip’i negatif, gururlu ve sinirli; Kraliçe Elizabeth’i ise cesur, şefkatli ve bağımsız olarak izlemek kraliyet meraklıları için son derece cezbedici çözümlemeler sunuyor.
Helen Mirren’ın oyunculuğuna gelince çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. İngiliz kraliçesini canlandırması zaten Oscar’ı garantileyecek gibi görünürken, Mirren’ın beklentileri aşan performansı hayranlık verici. Kraliçe’ye hem fiziksel hem davranışsal olarak çok benzemenin ötesinde, çok katmanlı, tarih ve karmaşa yüklü, ulaşılması, anlaşılması ve gözlemlenmesi bu kadar imkansız olan bir portreyi incelik ve dikkatle dokumuş Mirren.
Stephen Frears İngiltere için çok hassas ve tartışmalara bu kadar gebe bir öyküyü dengeli bir senaryo ve hızlı bir ritimle izleyenlerin herbirine ulaşmayı başararak kotarmış. Değişen halk ve değerler karşısında bir Kraliçe’yi konu alarak İngiliz halkına da sempatik bir bakış yöneltmiş. Güç ve iktidarın getirdikleri ve götürdükleri hepimizin şahit olduğu medyatik bir olay ekseninde dönerken bizler için sır dolu kapılar aralanıyor. Kraliçe, sırtlandığımız yükleri büyüklüklerine bakmaksızın taşımanın zorluğunu hatırlatıyor, yaşatıyor.
Selin Sevinç