1980’lerin klasik aksiyon filmi Zor Ölüm, dördüncü kez Bruce Willis’in bütünleştiği unutulmaz kahraman John McClane’in maceralarıyla perdede! Kariyerinin henüz başlarında olan Len Wiseman’ın yönetimindeki film, günümüzün siber dünyasına ayak uydurmuş. Öykünün merkezinde, internet bazlı bir terörist grubun Amerika’nın teknoloji sistemlerini ve dolayısıyla ekonomisini çökertmek için Amerika’nın güvenlik sistemlerine saldırısı var. Kıdemli NYPD dedektifi John McClane (Bruce Willis) bu hedef için kullanılan hackerlardan biri olan Matt Farrell’ı (Justin Long – Willis’e sürpriz, sevimli bir partner) yakalamakla görevlendirilir. Bu yeniyetme bilgisayar kurdunun hayatını kurtararak McClane, ABD’yi büyük bir terör trajedisinden sağ çıkartmak için verilecek savaşın da baş kahramanı olur.
Bu kez bilgisayar sistemleri ve internet savaşlarının aksiyona zemin oluşturduğu Zor Ölüm 4.0’de serinin ilk filmlerinin vazgeçilmez öğeleri hala boy gösteriyor: havada uçan, çarpışan, patlayan arabalar, helikopterler, uçaklar; bol miktarda düşmanlık, intikam, ölüm; kamu malına getirilen dehşet verici boyutlarda zarar; ve elbette her zamanki esprileri, huysuzluğu ve kör cesaretiyle, yaşlanmış, kelleşmiş ama her daim ölümsüz John McClane yine karşımızda.
Son zamanlarda Örümcek Adam 3 ve Ocean’s 13 gibi seri filmlerinde gördüğümüz gibi Zor Ölüm 4.0’de de izleyicinin beklentilerini karşılayan vazgeçilmez temaların yanı sıra ufak sürprizler ve nostaljik espriler var. Wiseman da izleyicinin Zor Ölüm serisiyle ilgili bilgi ve geçmiş tecrübelerinden yararlanarak bu çok riskli ‘dört numara’nın üstesinden geliyor.
Wiseman Zor Ölüm 4.0’de yalnızca serinin öncül filmlerine ya da türün 80’li örneklerine öykünmemiş, siber dünyayla çevrelenmiş öyküsü gereğince ve son moda aksiyon sinemasının örneklerinden de esinlenerek çorbanın içine Asyalı bir aksiyon kraliçesi; kung fu; duvarlardan yürümeli, arabalardan sekmeli matrix hareketleri; dokuz canlı terminatör dirilişleri de katmış; ‘yeni dalga’ Zor Ölüm filmini şenlendirmiş.
Bu old school filmde en anlam veremediğim; filme entellektüel bir süs, enternasyonel bir doku, bir yabancı düşman vurgusu eklemek için yaratıldığını tahmin ettiğim Fransızca konuşan düşmanlar oldu. Bu ne idüğü belirsiz düşman kitlenin neden arada bir aralarında Fransızca konuştuğu filmin içeriğinde açıklanmamış, ya da ben feci halde kaçırdım.
Filmde elbette bolca saçmalık ve anlamsızlık mevcut. Filme derinlik katma, öykünün atlını doldurma sevdasıyla düşünülmüş buluşlar belli ki bilinçsizce tasarlanmış ve düşüncesizce uygulanmış. Bunlara en büyük örnek filmin ‘kötü adam’ı Thomas Gabriel’in (Timothy Olyphant), Amerika’nın –bitmek tükenmek bilmeyen– belalı düşmanlarının korkunç eylemlerini kendi ağzından açıklaması oldu. ‘Kötü adam,’ filmin can alıcı bir noktasında aslında bu terör eylemini başlatarak Amerika’ya bir iyilik yaptığını, böylece Amerika’nın güvenlik sistemini ölümcül bir teste soktuğunu ve tüm bu dehşete yabancı teröristlerdense bir Amerikalı’nın neden olmasının çok daha hayırlı olduğunu söylüyor. Filmde Beyaz Saray’ın patlamasıyla büyüyen tehditin 9/11 göndermesi zaten açık. Film basit bir aksiyon çerezi iken aslında Amerika’nın kendi kendini imhasına mı dokunduruyor; büyüyen Amerikan paranoyasını mı açıklıyor? Hmmm... Tüm bunları geçelim, altı üstü Zor Ölüm izliyoruz!
Neticede Zor Ölüm 4.0 sayesinde Bruce Willis’in ölümle burun burunayken dağıttığı tebessümleri yeniden izledik; McClane’in her seferinde inanmakta güçlük çektiğimiz dirilişlerine tekrar tekrar şahit olduk; aksiyona ve maceraya doyduk; şaşırmadık ama eğlendik; düşünmedik ama güldük... Yapımcılar bir kez daha cesaret eder mi bilmiyorum ama bundan sonra bir Zor Ölüm daha yapılırsa adının Die Impossible olması yeridir. Keyifli seyirler...
Selin Sevinç