İlk yönetmenlik deneyiminde yıldız bir kadroyla çalışan Bill Maher’in filmi Uyurgezer’de Nick Stahl, AnnaSophia Robb ve Charlize Theron başrollerde; yan rollerde ise Dennis Hopper, Woody Harrelson ve Deborra-Lee Furness yer alıyor. Sorunlu bir aile yaşantısının çocukları olan annesi ve dayısı arasında kendine bir yaşam kurmaya çalışan 12 yaşında bir kızın öyküsünü anlatan film, tanıdık karakter ve durumları soğuk bir hassasiyetle ele alıyor.
Joleen (Charlize Theron) son erkek arkadaşının da esrar yetiştirmekten içeri atılmasıyla 12 yaşındaki kızı Tara’yla (AnnaSophia Robb) beraber erkek kardeşi James’in (Nick Stahl) yanına taşınmak zorunda kalır. Bir inşaatta çalışan iyi niyetli ve pek de parlak olmayan James başını sürekli belaya sokan ablası ve küçük Tara’yı seve seve evine alır. Joleen hiçbir açıklama yapmadan bir gün kaybolduğunda hem işini elinde tutup hem de sorunlu bir genç kızla başa çıkmanın James’e göre olmadığı anlaşılır. Sosyal güvenlik sorumluları evini ve işini yitiren James’in yetersizliğinden dolayı Tara’yı bir kuruma yerleştirir. Ancak, evlat edinilmeyi bekleyen Tara’nın geleceği için başka planları vardır. James’in ise hayatında yakınlık duyduğu tek varlık olan Tara’yla beraber bir maceraya atılmakta kaybedecek hiçbir şeyi yoktur.
Uyurgezer yalnızca çevrelerine değil, içinde hayatta kalmaya çalıştıkları dünyaya yabancılaşmış, karanlıkta el yordamıyla yollarını bulmaya çalışan içleri boş, kabukları kalın insanların öyküsü. Her ne kadar bu tür karakterler özellikle bağımsız Amerikan sinemasında sık sık yerini buluyorsa da karakterlerin çaresizliği en uç noktalarda hissediliyor. Her dibe çöküşte nasıl toparlanacaklarını, bu kez nereye gideceklerini merak ediyoruz. Karakterlerin düze çıkacağı bir anı kollarken her seferinde daha büyük bir çıkışsızlığa sürüklendiklerine şahit oluyor, filmin sonunda bile onları -ne kadar değişmiş ve olgunlaşmış olsalar da- belirsiz gelecekleriyle baş başa bırakıyoruz. Ne yazık ki bu karakterler özellikle Stahl ve Robb’un performanslarının vaat ettiği kadar ilginç değiller ve perdede canlanmıyorlar. Filmin yalnızlık ve hayatta kalmanın zorluğunu çağrıştıran Kanada kışında çekilen mekanlarının da etkisiyle karakterler ve izleyici arasında buzdan bir paravan oluşuyor adeta.
Kahramanlar Uyurgezer’de uyanıp kendilerine karşı dürüst olmak ve kendi durumlarını kabullenmek üzere bir yolculuğa çıkıyor. Joleen hayatını mahvetmekten bir noktada vazgeçmesi, ne olursa olsun kızına dönmesi gerektiğini, zannettiği gibi onun için bambaşka bir gelecek olmayacağını öğreniyor. Tara annesinin çocuklarına şiddet uygulayan babasını (Dennis Hopper) tanıdığında annesini bu noktaya getiren gerçekleri görerek ona karşı yeni bir anlayış ve sevgi geliştiriyor. James ise kimseye boyun eğmeden yaşayabileceği kendine ait bir hayatı olduğunu, cesaretini keşfediyor. Tüm karakterler geçmişleriyle yüzleşerek, hayatlarına başkaldırarak, geleceklerini kabullenmeyi öğreniyorlar.
Filmi diğer örneklerinden ayıran en önemli nokta zaman zaman fantazi ile gerçekliğin karıştığı anlarla Tara’nın iç dünyasına açılan pencereler. Özellikle Tara’nın ayaklarında patenlerle havuz başında iki küçük çocuğu şaşkına uğrattığı ilginç bir ara sahne, tüm karakterler için genç olmanın sonsuz seçenekler vaat eden şansını ve özgürlüğünü anlatıyor. Önemli olan kendi benliğimizin erkenden farkına varıp, kendimiz için keyfine varılacak bir hayat kurmak.
Uyurgezer her ne kadar depresif filmler kategorisinde de olsa bu filmden anlamlı bir mesajla ve yumuşak hislerle ayrılmak mümkün. Maher’in sineması herkese göre değil belki ama, daha az klişeli ve perdede parlayan karakter filmlerinin müjdesini veriyor. İyi seyirler…