Çağan Irmak’ın Ulak’tan sonra yaptığı, romantik dram görevi görmek üzere sinema dünyamıza salınan filmi Issız Adam, gösterime girerek Türk sinemasının karanlık diplerindeki yerini aldı bana göre. Farklı farklı kadınlarla gününü gün etmeyi alışkanlık haline getirmiş, kendi restoranında aşçılık yapan Alper (Cemal Hünal), bir gün çocuklar için kostümler diken temiz pak bir genç kız olan Ada’ya (Melis Birkan) ilk görüşte aşık olur. İkilinin aralarında bir ilişki başlar, ancak Alper’in gerçek bir bağlılığa bir türlü yanaşmayan uslanmaz ‘erkekliği’ gittikçe ciddileşen bu ilişkiyi kaldırabilecek midir?
Çağan Irmak’ın her yeni filminde yeni bir türü keşfetmeye, başka bir deyişle taklit etmeye kalktığı, artık alıştığımız bir gerçek. Babam ve Oğlum’daki sulu dramdan sonra, Ulak’la masala bulanmış korku ve gerilim türlerini deneyen Irmak, şimdi de romantik türün muzip ama gözyaşlarını da izleyicisinden esirgemeyen Amerikan geleneğini taklide girişiyor. Bu saydığım türlerin Hollywood filmlerinde kullanılan en temel –ve de çiğ– özelliklerini kendinden hiçbir şey katmadan ve Türkiye’de yerleşik karakter ve gerçekliklerle parallellik kurmayı unutarak kes yapıştır yöntemiyle perdeye taşıyan Irmak, bu kez Ulak’ta en azından dokusu ve işçiliğiyle takdir ettiğimiz öğeleri bile askıya almış. Geriye ne kalmış? Sinemadan nasibini almamış yapmacıklı, çirkin ve yalap şalap bir duygusallığın vesikası bir kepazelik.
Çağan Irmak ideal meslekler, ideal apartman daireleri, ideal hobiler, fikirler ve kostümlerle donattığı karakterlerini, modern insanların modern dertlerinden dem vuran, modern aşkların sancılarını anlatmaya çırpınan bir öykü içerisinde, bu idealizmin tam orta yerinde, nasıl bu kadar ilkel, yabanıl, hayvansı ve de en önemlisi, tabiri caizse ‘kıro’ yapabiliyor?
Restoran sahibi aşçımız Alper, ‘ideal’ hayatının içinde olsa olsa popülerlik ve zenginliğinden dolayı her gün bir başka bardan bir başka körpeyle çıkabilecekken kart hayat kadınlarıyla düşüp kalkıyor. Kırk yılın başında bir kızdan hoşlanıp ona engin yemek kültüründen romantik nağmeler yağdırdıktan hemen sonra kızı yatağa atma ihtimali doğunca bir hayvana dönüşüyor, 3 saniyede orgazm olup ‘bir hoş oldum’ diyor. Ertesi gün de kızın yanında uyumayı onun için yeterli bir onur belleyip kovmaktan beter ediyor. Eh bu çok iyi bildiğimiz tipik kıronun 70-80ler pop plaklarını dinleme romantizmine, aşçılığı bir sanata dönüştüren hassas dünyasına, çiçeklerle kızımızın peşinden koşan duyarlı hallerine, şık mı şık evine, işine, vesaire vesairelere ne gerek vardı? Şekil modern, içerik kıro. Şekil Amerikan, içerik Türk. Biri diğerine uyuyor mu: yok böyle bir şey! Hemen buraya bir not: modernmiş gibi yapan kıroların sayısı toplumumuzda haylicedir, benim sıkıntım burda kıro prototipinin takındırıldığı Amerikan vaziyetler…
Sonra bir de Ada adlı asıl kız var. Filmin ta başından beri “ben böylelerini çok gördüm” edalarıyla Alper’in güya içini gören tiradlarına rağmen Ada ışık hızıyla, aslında hiç de Alper’in daha önce karşılaşamayacağı bir tip olmadığını kanıtlıyor. Alper bu tipik mi tipik Türk kızının altı üstü Amerikan romantik komedilerindeki ‘elde etmesi zor kız’ tipolojisini ve repliklerini ezberlemiş bir hatun oluşuna şaşabilir. Böylece Ada da Alper gibi bir taş devri erkeğine eşit bir kırolukla yine içine sokulduğu zoraki ‘özgür, güçlü, ideal kadın’ imajının çok gerilerinde kalıyor.
Hal böyleyken biz Alper’i niye sevelim? Ada’ya niye saygı duyalım? Bir ay içerisinde ‘en unutulmaz aşk’ kategorisine girmesi için birlikte iki kokoreç bir dürüm yemişlikten öte bir derinliği olmayan bu aşka niye inanalım? İki laftan birinde Irmak’ın idealize ettiği düşüncelerini duyduğumuz entelektüel boşalımlara, şiirsellik fışkıran ancak özü kıroluktan başka bir şey olmayan diyaloglara, bu şımarık romantizme nasıl katlanalım?
Issız Adam öylesine buram buram sahtelik ve çalıntılık kokuyor ki, filmin İstanbul’daki modern aşk hayatına ne kadar gerçekçi yaklaştığını konuşmak bir yana, ne kadar ‘film’ olabildiğine de bir göz atmak gerekli. Issız Adam baştan sona bir ölçüsüzlük örneği. Zaten kurgusunun da, diyaloglarının da, performanslarının da ucu kaçık olduğunu sık sık gördüğümüz yönetmen, bu filmde de bu alanlarda gösterdiği zaafların kurbanı oluyor. Zaten içerik olarak da taklit kokan ve tatmin etmeyen diyaloglar sarktıkça sarkıyor; hiçbir sahne bitmesi gereken yeri bırakın bitiyormuş gibi olduğu noktada bile bitmiyor; Cemal Hünal ve Melis Birkan film boyunca hem görsel anlamda hem de oyunculuklarıyla sevimsizlik ve beceriksizlik salgılıyorlar. Irmak yazdığı diyaloglara, çektiği sahnelere, yönettiği oyunculara o kadar aşık olmalı ki bunları düzeltmekte, kesmekte, değiştirmekte hiçbir gerek duymamış, zahmete girmemiş.
Issız Adam’ı izlerken, hele hele o son ‘yıllar sonra karşılaşma’ sahnesinde, artık perdeye bakamayacağımı hissettim. Resmen kendimi önümdeki koltuklara ya da su şişeme konsantre olmaya çalışırken, sanki böyle bir film yapılmamış, biz de buna şahit olmuyormuşuz gibi yaparken buldum. Film, hem içerik hem de icra olarak bu kadar vahim olabilirdi, rahatsız oldum. Ama açıkçası filmden çıktığımda hep beraber “böyle sinema mı olur” diyalogları yaşayacağımı beklerken insanların sadece ılımlı da değil, filmden etkilenerek çıktıklarını görünce, Antalya’da yükselen Türk sinemasına olan inancım yeniden yerle bir oldu. Bu nedenle “izlemeyin” bile diyemiyorum bu yol yordamsızlığı, ölçüsüzlüğü, sinema müsveddesini… Üzülüyorum ancak…
Selin Sevinç
cemil tüyloğlu ( 17.10.2009 18:15:21 )
Hayvan gibi orgazm olan,sözüm ona tek tabanca hatun avcısı bir adamın,nedendir bilinmez bir hatuna yazılmasıyla birden romantizmin doruklarında dolaşmasına tanık oluyoruz.Nedir olay,geziyorlar egleniyorlar aynı eve taşınıyorlar ve bizimki yine hayvan gibi orgazm oluyor:)Aslında değişen bir şey yok.Sonra anası çıkıp geliyor ki ondan sonrası işkenceye dönüşüyor.Uzadıkça uzuyor.Kafası yerine geliyor ve anlıyor aslında kendisi bir sex makinesi ve romantik olmak yakışmaz.Şutu çekiyor hatuna ve tüm zamanların beni en çok kasan bunaltıkça bunaltan sahnesi geliyor.Issız Adam o kadar kilişe batı filmleri toplaması ki,zaten bıkıp usandıgımız bu kilişe filmlerin içine birde Türk örf adetlerinin getirdigi hüzünlü aşk öyküsü eklenince çekilmez bir hal alıyor.Son 45 dakka geçmek bilmedi.Bu kadar daraldığım bir Türk filmi hatırlamıyorum.
Murad Tamer ( 07.02.2009 22:01:35 )
hakkında yapılan böyle karakter mi olur yaptığı dediğini tutmuyor, amerikan filmlerinden kopyala yapıştır metoduyla sahnelenmiş hayat tarzları gibi eleştirilere kıçcağızım ile güldüm. Sanki hepimiz çok tutarlı insanlarız hayatın her alanında da filmdeki tutarsızlıkları garipsiyoruz. Sanki o filmlerdeki hayat tarzlarına heves edip o tipte yaşamaya hali vakti musait insanlar yok bu memlekette. Alışmışız zenginin zengin, fakirin fakir olarak sahnelenmesine.
Gizem Bilgin ( 17.11.2008 22:21:53 )
Yorumunuz gerçekten cesaretli ve çarpıcı. Filmi izleme isteği uyandıracak kadar da üslubu aşırı geldi. Ortaya konulan bir emek bu kadar sert eleştirilir mi emin değilim. Yine de Yorumlarınızı ilgiyle bekliyoruz.