İhtilalin kara bulutları... Hayatın kıyısına inatla tutunmak... Ödünç bir neşe.. Veresiye bir sevda... Parçalarına düşen mutluluğu çorbalarına katık edenler... Kaderi silik insanlar...
Eve Dönüş filminin tanıtım yazısında geçen bu sözler filmin ne anlattığından çok, yavan ve şımarık bir edebiyata sığınmış kimliğini yansıtıyor. İddialara göre bu kez 12 Eylül ihtilaline gerçekçi ve sert bir bakış yönelten film, Ömer Uğur’un hem yazı hem yönetim konusundaki başarısızlığının resmi belgesi gibi daha çok. Uğur, ne senaryo matematiği; ne diyalog içeriği ve akıcılığı; ne kurgu; ne oyunculuk; ne çerçeve; ne ışık bilgisi ve sanatından nasibini almamış, hali hazırda bir trajediyi perdeye taşıyarak 12 Eylül’ü, aksi takdirde tatsız tuzsuz olacak çorbasına katık ediyor. Elbette burda Uğur’un zamanında bizzat içinde bulunmuş olduğu acıyı içtenlikle sinemaya taşımak istemiş olabileceğini yadsımıyorum, hatta buna ben de samimiyetle inanıyorum. Ancak bir film yapmak için ‘içten bir istek’ yetmez; yanında sinema bilgisi, becerisi ve yaratıcılığı da olsa fena olmaz.
Türkiye’de her alana yayılmış anlam karmaşasının sinemada ete kemiğe bürünüşüne güzel bir örnek Eve Dönüş. Bu yılki Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde filmin ilk akla gelecek şekilde yazılmış sloganvari lafları ayakta alkışlandı. Filmle ilgili yerli ve yabancı kaynaklarda yapılan eleştirilerde de filmin sinemaya dair bir başarısı değil, ele aldığı konu gündeme geliyor. İnsanlar Eve Dönüş’ün bir sinema yapıtı kimliğiyle ortaya çıktığının ve öncelikle bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğinin farkında değiller heralde. Bir film ‘kötü’ yapılmışsa ‘kötü’dür. Neyi nasıl ele aldığı ise, bir sinema filmi kimliğini hak etmiş bir film için konuşulabilecek, tartışılabilecek şeyler. Sinema sanatının hiçbir alanında zerre kadar bir başarı gösterememiş bir filmi, memleketin yaralı konularına parmak basıyor diye, cesur sloganlar atıyor diye alkışlamak, yukarda bahsettiğim anlam karmaşasının yanı sıra derin bir cehaletin de resmidir. Türkiye’de bazı şeylerin ‘bir şey’ olduğu için değil de, olmaya çalıştığı şeyi olup olmadığına bakarak takdir etmenin artık şart olduğunun; aksi takdirde komik ve cahil bir konuma düştüğümüzün altını çizmeme vesile oldukları için Eve Dönüş’ün yaratıcılarına ve şakşakçılarına teşekkür ederim.
Eve Dönüş’ün, -dememe gerek olmamalı ama- bir sinema filmi olarak ne kadar vahim olduğunu kanıtlamak için filmin istisnasız her sahnesini örnek gösterebilirim. Uğur daha filmin ilk dakikalarında, filmin baş karakteri Mustafa’nın (Memet Ali Alabora) ne kadar suya sabuna dokunmaz bir garip işçi olduğunu; fabrikadaki sendikalı arkadaşlarıyla şakalaşmalı diyaloglarından sendikaya bile bulaşmadığını; tek derdinin karısıyla vardiyalarını uyuşturup sevişmek ve yeni aldıkları televizyonlarının taksitlerini ödemek olduğunu defalarca duyuyoruz, görüyoruz, anlıyoruz... Merak ediyorum, bir çiftin mütevazi bir hayat sürüp siyasetle ilişkisiz olduğunu anlatmak için illa “Bizim ne alakamız olur... Ne işimiz var... Bizim derdimiz Gülhane parkında rakı içmek... Biz küçük dertleri, küçük umutları olan küçük insanlarız...” diye basbas bağırmalı mı? Zaten sıradan olan insanlar, kendi hallerinde, kendi dünyalarında yoğrulurken gösterilse daha doğal olmaz mı?
Mustafa’nın sebepsiz yere hapse atılıp işkence görmeye başladığı kısımlarda, Alabora’nın tahammülü zor oyunculuğunun da yardımıyla film, başka bir amatörlük boyutuna taşınıyor. Zaten filmin başlangıç ve bitiş bölümlerine göre anlamsızca uzun olan -anlaşılan Uğur’un filminin en çok anlam ifade ettiğini düşündüğü- bu bölümde yönetmen 12 Eylül’ün trajikomik yönünü göstermeye yelteniyor. Filmin trajik tarafı, ‘komik’ tarafını göz ardı edemediğimden bana ulaşamadı. Filmde kasti olmadan komik olan başlıca şeyse yönetmenin, aslında sadece trajik olan bir konuyu absürd ve ironik bulmayı seyirciye bırakacağına gülme kararını ve hükmünü kendisinin vermesidir. Güya 12 Eylül’e sıradan insanların penceresinden tarafsız olarak bakan film her nasılsa uygulanan vahşetin saçmalığını böylesine bariz ve bayağıca sergilemek şımarıklığından kendini alamıyor.
Filmdeki oyunculuklar da genele yayılmış basitlikten nasibini almış. Memet Ali Alabora filmde sanki yönetmenin iyilik olsun diye ona verdiği rolü takdir etmekten oyunculuk yapmayı unutmuş; oynadığı rolün büyüsü ve ehemmiyetinin altında şımarmış bir Gerçek Kesit oyuncusu. Alabora, filmin trajik olsun olmasın tüm sahnelerinde anlamsız bir çocuksuluk tavrını ve mimiklerini, suçlanan masum bir insanı oynamanın tek yoluymuş gibi benimsemiş. Yıllardır televizyon dizileri ve sinema filmlerinde gördüğümüz, hatta amatörlere oyunculuk eğitmenliği yapmayı bile sayısız vasıflarına eklemiş bir oyuncu, neden haksızlığa uğrayan birini ilk akla gelecek en ilkel şekliyle oynuyor? Alabora’nın değilse de, Uğur’un da aklına daha iyi bir fikrin gelmemesi enteresan.
Ayrıca Sibel Kekilli gibi gerek daha önceki rolleri, gerek aksanı, gerekse halkın gözünde çizdiği portreyle varolan bir oyuncunun evli çocuklu bir işçi rolüne yakıştırılması, Uğur’un her söyleşisinde anlattığı “Gazetede gördüm, beğendim” hikayesinin de açıkladığı gibi sıradan ve düşünülmeden alınmış bir karar. Gündemdeki söylemlerin tersine ben insanların daha önce yaptığı işlerden yola çıkarak şimdiki işlerinin değerlendirilmesini yanlış buluyorum. Ama bir oyuncunun imajı, karaktere getirecekleri ve karakterinin algılanma biçimine etkileriyle dikkate alınması şart bir olgu. Nitekim Duvara Karşı’daki başına buyruk, serseri ve tutkulu kadın rolü, oyuncunun kimliği ve tipi bu rolü taşımasına olanak verdiği için başarılıydı. Rolün inandırıcılığı ve izleyenlerin aklını meşgul edebilecek, tepki çekebilecek dışsal faktörler, –eğer rolün okunmasında özel bir destek sağlamayacaksa ki, Eve Dönüş’te rolün doğası nedeniyle tersine bir etki yaratıyor- göz önünde bulundurulmalı. Rolün yanlış ellere teslim edilmesi ortaya çıkan performansta da etkili tabii ki. Ancak aksi takdirde de Kekilli’nin rolünü anlama ve aktarmada gerekli abartısız çarpıcılığı gösterebildiği de söylenemez.
Açıkça belirtmek gerekir ki yukarıda saydığım olumsuz özellikler bu kadar sevimsiz durmayabilirdi. Hatta tüm bunlara rağmen ortaya iyi bir filmin çıkması mümkün olabilirdi. Ama Türkiye’de işlemesi güç ve hassas bir konuyu ele almanın verdiği kompleksle işlenmiş şımarık bir film var kaşımızda. Yönetmenin güçlü hisleri olduğunu anladığımız bir konuyu aynı samimiyet ve bilinçle ele alamaması üzücü. Filmde kimi şeylerin içten bir kavrayışla kotarılabileceği doğru olsa da, aynı zamanda sinemaya hakim bir yaratıcılık; oyunculuk seçimi ve yönetimi de hayati önem taşıyor.
Bu filmle birlikte Türkiye’de sinemacıların kafasına dank etmesi gerekenler çok. Bu açıdan izlenilip ders alınması gerekiyor. Ve filmi değerlendirirken de insanların hatırlaması gerekir: 12 Eylül filmi olmaz; 12 Eylül’ü anlatan film olur. Bu nedenle insanlar bir sinema eseri adayını izlediklerinin farkında olmalı ve onun, öncelikle olmayı iddia ettiği şeyi olup olamadığına bakmalılar. Perdeye aktarılmış bir hikaye –bu 12 Eylül bile olsa– ancak anlatılmayı başardığında bir anlam ifade edecektir. Dilerim izleyiciler sinema filmlerini gölgeleyen sansasyonel konularla karşı karşıya kaldıklarında, sivri fikirler sisinin ardında perdenin ötesini görmeyi başarırlar. Neyse ki Eve Dönüş, fikirlerinin saydamlığı ve yavanlığı sayesinde sinemaseveri çok zorlamayacak.
Selin Sevinç