Amerikan Gangsteri’nden sonra Ridley Scott’tan büyük bir yapım daha:
Yalanlar Üstüne. Bu kez politik dram, gerilim ve ajan filmi türlerini birleştiren, Amerika’nın terörizmle mücadele stratejilerinin, Ortadoğu’daki realitelerle nasıl çakıştığını anlatan filmde, bol patlama, çatışma ve elbette büyük Hollywood yıldızları var. Leonardo DiCaprio Ortadoğu’da, dünyanın dört bir yanında gerçekleşen terörist saldırıların kumanda merkezini keşfetmeye çalışan Roger Ferris adlı bir casusu canlandırıyor. Russell Crowe ise Ed Hoffman rolünde ABD’deki sıcak yuvasından Ferris’i yönetiyor, arada bir de işleri karıştıracak taşkınlıklarda bulunuyor. Ürdün istihbaratının başı Hani rolünde İngiliz oyuncu Mark Strong ve DiCaprio’nun romantik ilgi odağı rolünde İranlı oyuncu Golshifteh Farahani filmin önemli performanslarını veriyorlar.
Köstebek’in senaristi William Monahan’ın David Ignatius’un romanından uyarladığı film, çok basit bir "çıkarlar doğrultusunda söylenen yalanlar" öyküsü olmasına rağmen karmaşık bir yapıya sahip. ABD’yi temsil eden Hoffman, Ortadoğu’yu temsil eden Hani ve bu ikisi arasında köprüyü kuran ve kendine göre ayrı stratejiler geliştiren Ferris arasındaki kararlar ağı, çoğu zaman izleyiciye telaffuz edilmiyor. İzleyiciden, olaylar arasındaki bağlantılar ve kararların ardındaki nedenler üzerine kafa yormasındansa arkasına yaslanıp düşünce yerine hareket mekanizmalarını takip etmesi bekleniyor. Elbette
Yalanlar Üstüne’nin seyirci üzerindeki gücü de izleyicinin bu beklentiye toleransıyla doğru orantılı olacaktır.
Filmde söz konusu karar mekanizmaları, etik seçimlerden, dostluktan, vicdandan, hatta kişinin kendisinden uzak, çok daha büyük ve anlaşılmaz bir çarkın birkaç dişlisinin birkaç dönüşünden güç alıyor. Bu çok bilinmezli denklemde Amerika da karşısına aldığı güçlerden daha ‘iyi’ ya da ‘masum’ olmadığını bir zahmet kabul ediyor. Ama yine de filmdeki Müslümanların birer manyak, sapık ve kana susamış vahşiler gibi anlatıldığına bakılınca, dünyayı kurtarma sevdasındaki barışçı Amerika’nın bu yolda birkaç can feda etmesi hafif kalıyor. Böylece bir Amerikan yapımı daha, Ortadoğu’daki kaosu anlatırken kendinde de kusur bulmayı ihmal etmeyerek, aslında kendini aklama stratejisini yaldızlı bir paket içerisinden uygulamış oluyor.
Yalanlar Üstüne’de Arap çocuklar annelerinin yemeklerindense hamburger yemeyi tercih ediyorlar; bu da demektir ki bir anlamda Amerikan rüyasına özlem duyuyorlar. Bunun doğru olmadığını iddia etmiyorum. Ne de olsa Amerikanizasyon’un uzanmadığı yer yok. Merak ettiğim, bir Amerikan yapımı nasıl bu tür ‘gerçekler’i perdeye taşımak konusunda bu kadar bonkör davranabiliyor da, Amerika’nın Ortadoğu’da ve dünyada barışı sağlama mertliğinin ardındaki ‘gerçekler’i sakarca dışarda bırakabiliyor? Hollywood’un Amerikan politikalarının içyüzünü dürüstçe gösteremeyen filmleri karşısında, maalesef İslamcı tarikatların -en azından hedefi ve nedeni açık- vahşi eylemleri bile daha bir sempati uyandırıyor.
Yalanlar Üstüne tüm iticiliğine ve bayatlığına rağmen performanslarının kuvvetiyle, prodüksiyon ve kurgu başarısıyla izleyenleri tatmin edebilir. Bu tür filmlerin en klişeleşmiş özelliklerinden olan ince bir romantizm filmde öyle ölçülü işlenmiş ki neredeyse hiç göze batmıyor. Senarist Monahan’ın gösterdiği belki de en değerli hüneri, binbir curcunanın içinde duygusal bir nabız tutturan aşk öyküsünü, ana öyküye yetkinlikle işlemesi ve finale taşıması.
Ridley Scott’un bir yandan politikaya dokundururken, aslında herhangi bir aksiyon filmi gibi ele aldığı
Yalanlar Üstüne, neticede bir hayal kırıklığı. Yıldızları ve tür işleyişi bakımından çoğunluğu, konusunu ele alışı itibariyle de yalnızca Amerika’nın cahil kesimini tavlayabileceğini düşündüğüm film, bol patlama ve koşturmaca için bahane edilmiş gibi duruyor. Karşımızdaki boyalı görüntünün tadını çıkarırken, altındaki karanlık suları aklımızdan çıkarmayalım. İyi seyirler...
Selin Sevinç