Özcan Alper’in yurtiçinde ve dışında çeşitli ödüllere layık görülen filmi Sonbahar, geçirdiği ağır hastalıktan dolayı cezaevinden serbest bırakılan Yusuf’un evinde geçirdiği son baharını konu alıyor. Yusuf (Onur Saylak) evine döndüğünde, on iki yıldır oğlunun hasretiyle yaşayan annesi (Gülefer Yenigül), hayatın zoraki akışına kendini bırakmış çocukluk arkadaşı Mikhail (Serkan Keskin) ve evlerine uğrayıp ondan matematik dersleri alan bir çocukla arasındaki ilişkilerden başka aslında ölümü bekler. Bir gün kasabanın meyhanesinde konsomatrislik yapan Elka’yla tanışır. Kızından uzakta hayatını kazanmaya çalışan kadınla bir kader birliği kuran Yusuf geçmişinin kabuslarından kaçamaz.
Sonbahar, 12 Eylül sonrasında düşünce suçundan içeri alınmış ve F tipi cezaevlerinde ağır koşullarda yaşamış bir hükümlünün bizzat yaşadıklarına değil, yaşadıklarının etkilerine ve bıraktığı yaralara odaklanıyor. Yusuf buz kesmiş insanlığının temelinde yatanları anlatmıyor, hatta birkaç flashback dışında bunlar perdeye bile yansımıyor. Ama yüzündeki durgunluk, içindeki isteksizlik ve hareketsizlik tüm bunları sezinlememizi sağlıyor.
Alper, hedefleri ve arzuları artık çoktan elinden alınmış, hemen hemen hiçbir şey yapmadan ölümü bekleyen bir karakterin öyküsünü anlatmakla kendine zorlu bir iş seçmiş. Nitekim bir insanın başından ne kadar korkunç şeyler geçtiği onu tek başına ilginç kılmıyor. Yaşanmış acının büyüklüğü perdede eşit bir dramatik değerle uzlaşmıyor. Dramlar gerçek hayatta oldukları gibi ya da tarih, izleyicinin deneyimlerinde yer aldığı gibi sinema perdesine yansımıyor. Bu nedenle öykü tasarımı olarak Sonbahar’ın çatışması kuvvetli değil. Uyandırdığı sorular, karakterlerin aldıkları -ya da alamadıkları- kararlar yeterince vurgulu değil.
Yusuf’un karmaşası bir yana, Elka’nın öyküsünde bu zayıflığı daha çok hissediyoruz. Onu Yusuf’la bir kader yoldaşı yapan acının ne olduğu net değil. Kızına kavuşmakla, ya da ailesini geçindirmekle, ya da ülkesine dönmekle, ya da eski bir kocayla ilgili kurulabilecek potansiyel çatışma(lar) bulanık. Dolayısıyla Yusuf’la kurduğu bağ da, finalde aldığı karar da etkili değil. Elka filmde anahtar bir rol üstlenebilecekken hemen hemen yalnızca uzaklara bakan, izleyiciyle iletişim kurmaktan kaçınan belirsiz bir leke oluyor.
Yusuf’un çevresiyle kurduğu diğer ilişkiler de izleyiciyi karakterin dünyasına ve bakış açısına tanıştırmak için daha etkili kullanılabilirdi. Örneğin, Yusuf’un matematik öğrettiği çocukla kurduğu ortaklık ya da karşıtlık onun kendi yitmiş gençliğine bir pencere açabilirdi. Annesiyle olan ilişkisi ise yalnızca merhametten ona bir eş bulma baskısına dönüşüyor; kendi içinde gelişmiyor, hep aynı dramatik düzleme sadık tek notalık bir ilişki olarak kalıyor. Neticede Alper, Yusuf’un öyküsünü besleyecek öğeleri ve metaforları ustalıkla yerleştiriyor ama onlardan maksimum verimi almak konusunda zaman zaman zayıf kalıyor.
Sonbahar’da mekanların güzelliğinden bol bol yararlanılmış. İç ve dış mekanların iç içe geçtiği resimler şiirsel bir bütünlük içinde. Feza Çaldıran’ın sinematografisi puslu bir yalınlıkla coğrafyanın ve Yusuf’un ıssızlığını, soğukluğunu çok güzel yansıtıyor. Böyle bir ahenk daha iyi müziklerden faydalanabilirdi. Filmdeki şarkılar dramı çok güzel taşırken soundtracki çerçeveleyen cansız piyano teması dizi müzikleri gibi kolay gözyaşları bekliyor.
Sonbahar fazlasıyla zihinsel bir yolculuk. Şık görüntüleriyle anlamlı anlar yakalıyor. Oyuncuların yalınlığı genel anlatıma eşlik ediyor. Yer yer kullanılan metaforik açılımlardan çok daha fazlasına ihtiyaç duyan zor bir sinema dili olan film, bu öyküyü paylaşması daha güç olacak bir izleyiciyi yabancılaştırabilecek denli yerinde sayan episodik bir "ölümü bekleyiş" teması işliyor. Herkesin her anından keyif alabileceğini düşünmüyorum, ama Türk sineması için sevindirici bir kazanç.