29. İstanbul Film Festivali’nde Son Haftasonu!
Tek Başına Bir Adam
29. İstanbul Film Festivali’nde Yolun Yarısı
Bal
29. İstanbul Film Festivali İzleyiciyle Buluştu!
Aşka Yolculuk
Zindan Adası
Çılgın Kalp
Acı Bir Hayat Öyküsü
Parlak Yıldız
82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu!
Alis Harikalar Diyarında
Ses
Yenilmez
Nine
Cennetimden Bakarken
Veda
Aşk Dersi
Kurt Adam
Kan Arzusu
Percy Jackson ve Olimposlular: Şimşek Hırsızı
Arthur: Maltazar’ın İntikamı
Herkesin Keyfi Yerinde
Tanrının Kitabı
Romantik Komedi
İntikam Peşinde
İlişki Durumu: Karmaşık
Ada: Zombilerin Düğünü
Prenses ve Kurbağa
Morganlar Nerede?
Ejder Kapanı
Aklı Havada
Kim Kiminle Nerede?
Sherlock Holmes
Paranormal Activity
Gir Kanıma
Amelia
Kırık Kucaklaşmalar
Yahşi Batı
Aşkım
Adalet Peşinde
Arızalı Çiftler
Zombieland
Avatar
Vavien
Başka Dilde Aşk
Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi
Aşka Dair
Testere VI
Zamanın Tozu
 
 
 
 
 
 
Orijinal Adı : The Wind That Shakes The Barley
Yönetmen : Ken Loach
Senaryo : Paul Laverty
Oyuncular : Cillian Murphy, Padraic Delaney, Liam Cunningham, Orla Fitzgerald, Mary O’Riordan, Mary Murphy, Laurence Barry...
Yapım Evi : BIM Distribuzione
Ülke : İngiltere
Dil : İngilizce / İrlanadaca / Gal dili
Süre : 127’
Tür : Dram / Savaş
Gösterim Tarihi : 20.10.2006
Ayrıntılı Künye İçin : Imdb
  Resmi Site
 


Hemen hemen her cümlesi, her nüansı akıllardan silinmeyecek bu Ken Loach klasiğinin odak noktasını oluşturduğunu düşündüğüm bir söz var. Sevgilisine yazdığı mektubunda Damien (Cillian Murphy) şöyle diyor: “Neye karşı savaştığını bilebilirsin, ama ne için savaştığını anlamak kolay değil.” Özgürlük Rüzgarı İrlanda’nın İngiliz hakimiyetine karşı verdiği savaşın halka getirdiği iç çatışmayı konu alıyor. İki erkek kardeşin merkezinde bulunduğu bir grup arkadaş ülkelerinin özgürlüğü için savaşırken, dirençlerinin nereye kadar ve neler pahasına sürebileceğini sorguluyor.

Nihayet Hollywood’un iki üç ayda bir sinema dünyasına savurduğu savaş ve çatışma filmlerinden farklı bir film var karşımızda. Nihayet birileri bize savaşın değil, savaşmak zorunda kalışın öyküsünü anlatıyor. Loach daha ilk sahnede, bu savaşın durup dururken ilan edilerek başlatılmış bir hareket değil, mecbur kalınan bir sona sürüklenme olduğunun altını çiziyor. Filmin başında, nedensiz bir İngiliz baskınında, adını İngilizce söylememekte inat eden Micheail’in, annesinin önünde dövülerek öldürülmesi, İrlanda’nın İngiliz hakimiyeti altında rahat edemeyeceğinin yeterli bir göstergesi. Hemen sonrasında, doktorluk yapmak üzere Londra’ya gitmek isteyen Damien, tren istasyonunda treni aramak için israr eden İngiliz askerlerinin bir görevliyi dövdüğünü görünce trene binmekten vazgeçiyor. Damien’ın ülkesinde kalıp duruma çareler aramasına sebep olacak bu iki sahne, Loach’un dünyada neden savaşlar olduğuna dair sade ve gerçekçi bir açıklaması.

Filmin benim için en dikkat çekici özelliği karakterlerin, bir Hollywood filminden bekleneceği gibi, yönetici bir kurumdan ya da kahraman bir halk çocuğundan güç almamaları; körü körüne bir özgürlük idealine tutulmayıp, zaman içerisinde doğan bir çaresizlikten, acı kayıplardan yola çıkarak örgütlenmeleri. Loach her zamanki gibi kahramanlık hikayelerinden, dramatik sahnelerden, ihtişamlı çekimlerden uzak durarak bir insanlık durumuna konsantre olmuş. Sevgililerine ya da annelerine acıklı mektuplar yazmalara, güya espriler yaparken aslında içi kan ağlamalara yer yok bu filmde. Öyle ki, iki tarafın da yaşadıklarını göstermeyi, herkesin kişisel trajedisini yansıtmayı onurlu ve dengeli bir filmcilik sayan yönetmenlerin aksine Loach, İngiliz askerlerini tanıtan hiçbir kişisel sahneye yer vermemiş. Film sadece İrlandalı halka odaklanmış. Ama Loach’un ne vahşeti, ne romansı abartmaması, olayları dramatize etmemesi, bir taraf tutma ya da tarafsız olma hedefinden ziyade, anlatmak istediği insanlık portresiyle ilgili haklı bir seçim yaptığını gösteriyor.

Filmin ikinci yarısında, iki erkek kardeşin ayrı saflara düştüğü, İrlandalıların İngiliz barış çağrısına verdiği bölünmüş tepkisiyle doğan iç savaş da, Loach’un kimseden sempati toplamaya çalışmadığını kanıtlıyor. İlk yarıda tek bir hedef için yanyana savaşan arkadaşlar ve kardeşler ikinci yarıda birbirleriyle savaşmaya başlıyor. Özgürlük için nereye kadar savaşmalı sorusu gündeme taşınırken, alışık olduğumuz birlik + beraberlik + dayanışma = zafer denklemi de bozuluyor. Loach, günümüz sinemasında az rastlanır bir dürüstlük, gerçeklik, ve hırslarıyla, zayıflıklarıyla, arzularıyla varolan bir insancıllık portresini tanıtıyor bize.

Özgürlük Rüzgarı’nın koyduğu son nokta da Loach’un sinemasının insanı derinden sarsan, kolay cevaplar sunmayan yapısına uygun. Film, iki kardeşin ülkeleri ve sevdiklerinin özgürlükleri için beraber savaşmalarından, birbirlerine tamamen yabancılaşmalarına akan sürecin ışığında anlatıyor İrlanda İç savaşını. Kardeşler, filmin sonunda oynadıkları oyunun kuralı gereği birbirlerinden vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Savaş filmlerinin sonunda görmeye alışık olduğumuz, ölenlerin sayısı; vahşetin boyutu; savaşın sonuçları gibi insanın içini gıcıklayan rakamlar, açıklamalar yok. İki kardeşin bambaşka yerlere sürüklenmesi; çatışmanın gölgesinde kardeşliklerini, insanlıklarını yitirmeleri; çaresizlik, umutsuzluk ve yanıtsızlık, Loach’un sinemasında savaşı anlatmanın en yalın yolu.

Fransa’da 300, İngiltere’de yalnızca 30 kopyayla vizyona giren; İngiltere’de sansürlenen film, Ülke ve Özgürlük’le büyülenen, gerçek ve çıplak bir insanlık hikayesi izlemek isteyenler için bir şölen.

Selin Sevinç


 
 
Henüz Yorum Yapılmamış
 
 
 
 
 
 
copyright 2007 © FilmButik
Tüm Hakları Saklıdır
Ana Sayfa   Vizyondakiler   Yakinda   Haberler   Kisa Kisa   Arsiv   Kütüphane   FilmButik
 
.