Yusuf Üçlemesi’nin
Yumurta’dan sonraki ayağı
Süt’de yazar-yönetmen Semih Kaplanoğlu, Yusuf’un ergenlik dönemini perdeye yansıtıyor. Üniversite sınavını kazanamamış, kendini şiire kaptırmış olan genç Yusuf, annesi Zehra’ya süt dağıtmakta yardım eder. Bir gün askerlik yapamayacağını öğrenir ve yeşermekte olan erkeklik gururu zedelenir. Ayrıca annesinin kasabadaki istasyon şefiyle kurduğu yakınlığı da kaldırmakta güçlük çeker. Yusuf, hayalci şair ruhuyla toplumsal öğretilerin etkileri arasında yalpalanarak olgunlaşmaya doğru ağır aksak bir adım atar.
Kaplanoğlu benzer estetik kararlar aldığı filminde yine görsel metaforlara, şık çerçevelere, imgesel bir anlatıma ağırlık veriyor. Ağır bir akışı olan film, yine performanslarının ve imgelerinin gücünden yararlanarak kendini sıkmadan izlettiriyor. Bu kez Melih Selçuk ve Başak Köklükaya’nın duru oyunculukları filme ruh veriyor.
Yumurta’daki annenin ve Saadet Işıl Aksoy’un filmdeki ufak rolleri ise üçlemeyi zedeleyecek bir karmaşa yaratıyor.
Yumurta’da sevdiğimiz ve yakıştırdığımız içsel/zihinsel yolculuğun ritmi
Süt’de, özellikle Yusuf’un askerlik için sağlık muayenesinden dönmesinden sonra fazlasıyla içe kapanıyor ve sarkmaya başlıyor. O ana kadar özdeşleştiğimiz karakterden biraz kopmaya başlıyoruz. Filmin ikinci yarısında neredeyse hiç diyalog yok ve karakterin kafasından geçenleri çözümlemek gittikçe güçleşiyor. Yusuf’un ilk yarıda annesiyle kurduğu ilişki -ki filmin en zengin kaynağı buydu- ikinci yarıda yerini kendi kendisiyle mücadele eden yalnız bir Yusuf’a bırakıyor. Halbuki ikili arasındaki bağın yoğunluğu son yarıda bu kadar başıboş bırakılmasaydı,
Süt biraz olsun daha iletişim kurulabilen anlar sunmayı sürdürebilirdi.
Ne yazık ki Kaplanoğlu
Süt’de biraz daha gizlenmeyi tercih etmiş karakterinin iç dinamiklerine. Öte yandan bu bir olgunlaşma filmi olduğu için ve olgunlaşmanın kendisi ‘içerde’ gerçekleştiği için, Yusuf’un malum sancılarının bu ‘ara film’in sinema dilinde de beden bulması -kasti olsun olmasın- enteresan bir yaklaşım çağrıştırıyor.
Bal’ı henüz bilemiyorum elbette ama, yönetmenin bitkin bir şekilde hayatı kabullenmiş bir Yusuf’u
Yumurta’da
kendinden emin bir şekilde anlatıp, ergenlik dönemine gelince öyküsünü biraz daha bulandırması, belki de karakterinin ruh durumuyla sinema dilini eşleştirmesinden kaynaklanıyordur. Ne heyecan verici!