İzlemeye bile zaman ayırdığım için içimi acıtan bir filme daha bir de yazı yazmak için emek harcıyor olmamın hüznü içindeyim. Türkiye’deki dizi kirliliği, zaten daha önce de pek parlak olmayan Türk sinemasını hem teknik hem kuramsal anlamda çökerttikçe çökertiyor. Yine ne renkleri ne ışığı, ne kostümleri ve mekanları, ne de oyunculuklarında meymenet olan, senaryonun o iç sıkıcı aleladeliğiyle çirkin ve katlanılmaz bir sinema yaratan bir film, bu kirliliğin baş göstergeleri arasına giriyor.
Rum bir fahişeyle milliyetçi bir gencin aralarında doğan aşkı anlatan film, Türkiye’de 1955 yılının 6-7 eylül olaylarını konu alıyor. Genç adam siyasi fikirleri ve aşkı arasında kalırken, kader ağlarını örüyor ve şiddet dolu iki gün acıları peşi sıra getiriyor. Güz Sancısı, Türkiye’deki azınlıklarla ilgili çatışmalara dair tarihten bir dilimi anlatması açısından ne kadar değerli olabilecekdiyse, bu yolda o kadar beceriksiz ve avam kalıyor.
Sanki koskoca toplumsal savaş yalnızca iki ‘kötü adam’ın başının altından çıkıyor. Türklerin derdi, motivasyonu, acısı belli değil. Dünyada en büyük şiddet olaylarının bile bir nedeni, bir temeli vardır; dinleyince, onların penceresinden bakınca neredeyse manalı gelir. Tüm bunlar yine de şiddeti gerekçelendirmeyebilir ama varlıkları, bir gerçekliğe şahit olduğumuz hissini vermeye yeter. Sırf hepimiz insan olduğumuz için, mantık ve tarih böyle öngördüğü için sinemada da bunlar anlatılır; sonuç kendi lisanında doğruları konuşur nasılsa; buna güvenilir.
Güz Sancısı’nda ne Türklerin ne Rumların perspektifi veriliyor. Kim kime ne haksızlık yapıyor, kim kimin canını acıtıyor? Tarih bu film gibi alelade bir şekilde akmış olabilir mi? Bu hem tarihimize hem şimdimize ayıp etmek değil midir, hatta insanlığımıza? Giritlioğlu, aradığı tartışma ortamını -bu filmin asıl yapılış nedeni bu olsa gerek- filme rasyonel ve tarafsız bir zemin hazırlayarak yaratsaydı, şu an bu yazı çok başka bir şey hakkında olabilirdi. Ne yazık ki bu film ne tuttuğu tarafın, ne de entelektüel bir yüce divandan parmak salladığı tarafın hakkını veriyor.
Kısa bir not da birkaç performans için düşmek gerekir. Birincisi, boyna haç takmakla Hıristiyan olunmadığı gibi mıyır mıyır şımarık kızlar gibi konuşmakla da Rum olunmuyor. İkincisi, yarattığı ‘kötü adam’ personası ve oyun zamanlamasıyla İlker Aksum’un performansı filmin az sayıda basılan doğru notalarından.
Tarihsel boyutu için asla, televizyon dramı basitliğinde bir izlence için de -sırf Türkiye’deki dizi tutkunluğunu göz önünde bulundurarak- çok zayıf nedenler düşünebiliyorum filmi önermek için. Tatsız bir sancı...
Selin Sevinç