26. İstanbul Film Festivali’nin ilk yarısını geride bıraktık... Hemen izlediğim birkaç filmden bahsedip kimi gözlemlerimi aktarmak isterim...
Hollandalı yönetmen Paul Verhoeven’ın 13 Nisan’da sinemalarda vizyona girecek olan filmi Kara Kitap, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve bitiminde geçen, öyküsüyle türünün diğer örneklerinden ayrılsa da sinema sanatı açısından yenilikçi sayılamayacak bir film. Hollanda’da süregiden vahşetten Hristiyan rolü oynayarak ve direnişçiler için casusluk yaparak kıl payı kurtulan Rachel Stein’ın hikayesi, Almanları bütünüyle şeytani göstermeyen, direnişçi Yahudi örgütünün yozluğuna da parmak basan tavrı nedeniyle ilginç. Hollywood’da da çeşitli işlere imza atmış yönetmen, Kara Kitap’ta aksiyon ve gerilimi sürekli kılmakta; oyunculardan maksimum verimi almakta; teknik standardları korumakta kuşkusuz başarılı. Ödüllü Carice Van Houten ve bu yıl Başkalarının Hayatında’da hayranlıkla izlediğimiz Sebastian Koch filmin kaçırılmayacak değerleri. Bol altanlamlı ve kafa kurcalayıcı bir sinemacılıktansa bekleneni veren, tıkır tıkır işleyen ortalamanın üstünde bir film var karşımızda.
Müzikal kişilikler ve topluluklar üzerine belgesel ve kurmacaların bolca yer aldığı festivalde meraklıları en çok cezbedecek filmler şüphesiz Beethoven’ı Anlamak ve Kaldırım Serçesi. İki Avrupa ortak yapımı da konularına farklı bir bakış yöneltmekte etkili.
Beethoven’ı Anlamak’ta genelde yaşam öyküsü bütünüyle perdeye aktarılan Beethoven’ın yaşamının özellikle son dönemlerine, en aksi ve sanatının en dorukta olduğu döneme odaklanıyor. Beethoven’ın nota kopyalarını çıkartmak için hevesle dehayla çalışmaya koyulan, besteci olma hayalleriyle yanıp tutuşan Anna Holtz’un (Diane Kruger) müzisyenle ilişkisi ve müziğini anlamakta çıktığı yolculuk, bizim Beethoven’ın karmaşık dünyasına aralanan penceremiz oluyor. Ed Harris’in Beethoven yorumu şimdiye kadarkilerin belki de en etkileyicisi. Filmin bitiminde Beethoven’ı ne kadar anlamış oluruz bilemiyorum ama film izleyiciyi sarsmaktan, Beethoven’a yepyeni bir ilgi ve merak uyandırmaktan uzak.
Merakla beklenen Kaldırım Serçesi ise Fransa’nın müzikal sembolü Edith Piaf’ın biyografik yaşam öyküsü. Piaf’ın vücut dili, konuşması, şarkı söyleşi, konuşması ve ayrıksı tavırlarını inanılması güç bir performansla sergileyen Marion Cotillard puslu güzelliğine rağmen tanınmayacak kadar değişmiş. Film Piaf’ın kısa hayatının tüm dönemlerinden sahnelerle, bol sahne performanslarıyla, trajik anlarla dolu bir biyografik çalışma.
Festivalde her zamanki gibi dünya festivallerinden seçilmiş Avrupa sinemasının ilginç örnekleri yer alıyor. Alman sinemasından iki eseri arka arkaya izlediğimde farkettim ki Alman sineması Avrupa sinemasının şaşkın çocuğu gibi. Stefan Krohmer’den2004 Yazı ve Matthias Luthardt’dan Pingpong hem sinematografi, kurgu ve ritim hem de konu ve oyunculuk açılarından inanılmaz benzerliklere sahip. İki film de birer yasak ilişkinin soğuk ve vurdumduymaz tavırlarla yaşandığı, beklenmedik dışavurumların savrulduğu öyküleri aynı sinema diliyle anlatıyor. İskandinav sinemasının soğuk mizahı, ağır ritmi ve şok edici insanlık manzaralarını benimseyen Alman sineması, Fransız sinemasının entellektüel ruhu ve rastgele ve ukala diyaloglarının bir bileşimi gibi. Hollywood sinemasına bir başkaldırı olarak biçimlenen Avrupa sineması geleneğinin bir parçası olmakta böylesine gereksiz bir çaba harcayan ve –aynı İngiliz sineması gibi– bu işi yüzüne gözüne bulaştıran Alman sinemasının acilen Başkalarının Hayatı gibi filmlerle daha özgün bir çizgiye kavuşmasını bekliyoruz.
Yeri gelmişken Norveçli genç yönetmen Joachim Trier’denTekrar, her daim kendine has İskandinav sinemasının başarılı bir örneği. Zaman zaman öykünün dramatik etkisinin, yönetmenin stilistik hedeflerine boğularak düşmesi göz ardı edilirse, bahsettiğim mizahi dil, cesur estetik kararlar ve orijinal karakterler filme o az rastlanır ruhu vermiş.
Yazıma estetik farklar yaratmakta zayıf filmlerle başladım... Şimdi de görülmemiş bir estetiği yakalamaya çalışıp yüzüstü çakılan bir filmden bahsederek bu yazıyı sonlandırıyorum. Oyunculuğuyla bile hiçbir zaman üzerimde bir etki bırakamamış Antonio Banderas’ın –hem de ikinci kere– bir film çekmeye kalkışması daha en başından vahim bir karar gibi gelmişti. Yerli yersiz bir şiirsellik ve güzel kareler peşinde bir kameranın ardında ben ne bir öykü görebildim ne de heyecan. 20 Nisan’da Türkiye’de vizyona girecek olan Yaz Yağmuru, Avrupa sinemasına ‘sanat sineması’ yorumunu negatif tonlarda getirenlerin ekmeğine yağ sürüyor.