26. Uluslararası Film Festivali’nin ikinci yarısına geldiğimizde nihayet favorilerimden bahsedebiliyorum. Festivalde hem uluslararası yarışma bölümünden hem de diğer bölümlerden heyecan verici yapıtlar baş göstermeye başladı. Bunlardan kısa bir seçkiye dikkatinizi çekmek isterim...
Yarışma bölümünde şimdilik en favori filmim Danimarkalı yönetmen Peter Schønau Fog’un Ağlama Sanatı oldu. Daha geçen hafta Avrupa’da artık anlatılacak öykü kalmamış diye düşünürken –aslında tam da Danimarka’dan beklenecek bir öykü olmasına rağmen– bu film beni memnuniyetle şaşırttı. Henüz nedenlerini kavrayamadığım Avrupa sinemasındaki ‘yasak ilişki’ salgını bu filmde de kendini gösteriyor; hem de Danimarka usulü bir korkunç-hareketleri-normalize-etme tavrıyla. Bu kez ağlama krizlerine girerek ailesinin kendisine düşkünlüğünü kullanan ve hatta öz kızını kendisini avutması için suistimal eden bir babanın küçük oğlu tarafından önce desteklenip sonra kösteklenmesine şahit oluyoruz. 11 yaşındaki Allen’ın meleksi emellerle işlediği her türlü şeytanlığa hayranlık ve keyifle bakakalıyoruz; ve her nasılsa filmin betimlediği nefes alınmayacak kadar çirkin dünya, bir an için bir umut ışığı gibi parlıyor içimizde.
İngiltere’nin eşsiz oyun yazarlarından Alan Bennett’in aynı zamanda sinemaya da uyarladığı Tarih Öğrencileri, Nicholas Hytner’ın yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılmış. Yorkshire’li bir grup parlak tarih öğrencisinin Oxford ve Cambridge’e kabul edilmek üzere giriştikleri hem yetkin bir tarih bilgisi hem de ‘Oxbridge’ düzeyinde bir terbiye alma süreçleri doğal olarak son derece eğlenceli. Filmde öğretmen ve öğrenciler arasında öyle keyifli sohbetler; tarih ve edebiyat üzerine öyle hoş saptamalar; ortak geçmişleriyle birbirine kenetlenmiş insanların oluşturduğu öyle hoş bir atmosfer var ki, film özellikle İngiliz sinemasının o katı-gerçekçi satire’larına meraklı kitle için yepyeni bir altın madeni diyebiliriz. Filmdeki sert aksanlardan olsa gerek film Türkçe’ye pek doğru çevrilememiş, belirtmekte fayda var.
Yarışan filmler arasındaki tek uzak doğulu film, Güney Koreli Jun-ik Lee’nin Kral ve Soytarıadlı yapımı. Güney Kore’nin kasaba ve köylerinde minik skeçler ve cambazlıklar yaparak geçinen iki soytarı, kralın kendisini ve saray yaşantısını yeren bir şov hazırlamaya kalkışınca, sarayda ve en nihayetinde kendi hayatlarında büyük bir çalkantıya sebep olurlar. Gerçeklere dayanmadığı söylenen hikaye, yine de Güney Kore’nin saray hayatına, ahlak ve mizah anlayışına dair ilginç bir kavrayış geliştirmemize aracı. İki soytarı ve bir kral arasında gelişen aşk üçgeni, şiirsel diyaloglar ve şık görüntüler eşliğinde hoş bir seyirlik.
Yarışma bölümünün üç ABD yapımından biri olan Tom DiCillo’nun yönetiminde Steve Buscemi ve Michael Pitt’in başrollerinde oynadığı Delicesine adlı bu eğlenceli komedi-dram, kuşkusuz dikkat çekici bir yapıt. Hala kendisini babasına ispatlamaya çalışan, ama burnundan kıl aldırmayan Les rolünde Buscemi, geveze bir üçkağıtçıyı beklenildiği gibi üstün bir başarıyla canlandırmış. Pitt’in temiz kalpli evsiz rolü de ikilinin girdiği paparazzi macerasını güzelce bütünlüyor. Kaypaklık ve saflık medya dünyasında bir araya gelirse ne olur görmek istiyorsanız, zekice diyaloglar, sürükleyici bir hikaye ve iyi oyunculukların bir araya geldiği bu filmi kaçırmayın.
Yarışma dışı bölümün en merakla beklediğim yapıtı Venüs, beni ve eminim tüm izleyenleri hayal kırıklığına uğratmadı. Favori yazarlarımdan Hanif Kureishi’nin senaryosunu yazdığı, bu yıl Oscar adaylığıyla yetinmek zorunda kalan usta Peter O’Toole’un başrolünü oynadığı film, zaman zaman temposu düşse de sıkılmadan izlenebilecek trajikomik bir dram. Roger Michell yaşamının son demlerini yaşayan bir adamın son heyecan kıpırtılarını uyandıran genç bir ‘Venüs’ü anlatmak için kendisine güzel bir cast ve öykünün gel-gitlerine uygun yumuşak dokulu bir atmosfer kurmuş. Avrupa sinemasının sayılı umutlarından olarak yükselen İngiliz sinemasının hep trajik bir sonu çağıran, inadına pervasız filmlerinden.
Bu yazımı da iki genç ustanın hiç de hafife alınmayacak filmleriyle sonlandırmak istiyorum. Biri benim festival favorim Kırmızı Sokak (Andrea Arnold). İki beğendiğim ülke sinemasının ortak yapımı olan film, İngiltere’nin de Danimarka’nın da öykü ve anlatım kültürünü birleştiren eşsiz yapıtlardan. Film boyunca sızım sızım sızlayan dram hiç bir zaman izleyiciyi tokatlamaya yeltenmeden hafif ama etkileyici tonlarda süregidiyor. Öncü Toplulukadlı bir Danimarka sinema projesi kapsamında çekilen filmde Kate Dickie ve Tony Curran’ın muhteşem performanslarını izliyoruz. Projenin devamını merakla bekliyorum.
İkinci ‘ilk film’ ise ABD’li oyuncu Scott Caan’ın aynı zamanda rol aldığı keyifli film, Köpeğin Derdi Beni Gerdi. Kayıtsız bir köpeğin değiştirdiği bir hayat ve bu hayatın dokunduğu birkaç kişi daha... Basit ve eğlenceli filmde nükteli diyaloglar; hızla ve kararlılıkla ilerleyen gülümseten sahneler birbirini izliyor. Light bağımsız Amerikan sinemasına –yeni diyemeyeceğim ama– neşeli bir yandaş. Film Karesi: Ağlama Sanatı - Peter Schønau Fog