26. İstanbul Film Festivali’nin son günlerindeyiz. Ulusal ve uluslararası yarışmanın ödül sahipleri belirlenmeden önce izlediğim son birkaç filmden izlenimlerimi aktarmak istiyorum.
ABD’li yapım Edie, Andy Warhol’un meşhur ‘Fabrika’sına, 60’ların seks, uyuşturucu ve rock’n roll düşkünü sanat sosyetesinin yeni prensesi olarak transfer edilen Edie Sedgwick’in biyografisi. George Hickenlooper’ın filmi, dönemin sanat anlayışını, sosyete hayatını ve popüler ve zengin olma uğruna yalnızlaşan ruhlarını tek bir hayat çerçevesinde sergiliyor. Ne diyaloglar, ne görüntüler, ne de olay örgüsünün türün diğer örneklerine göre ayrıksı bir dikkat çekiciliği var. Sienna Miller (Edie) ve Guy Pearce’ın (Warhol), oynadıkları ikonik figürlere benzerlikleri ve performanslarının gerçekçi sadeliği yapımı ayakta tutuyor.
Sean Ellis’in İngiltere yapımı Zamana Güzellik Kat’ı bağımsız ve kişisel bir sinemanın heyecan verici örneklerinden. Sean Biggerstaff’ın aynı sevimlilikteki rol arkadaşlarıyla beraber perdeye sıcak ve samimi bir atmosfer katışı izlenmeye değer gerçekten. Öykü, izleyicinin rahatlıkla empati kurabileceği bir duygu ve düşünce akışı. Temiz ve odaklı bir senaryo, zamanın durduğu anlarda çevresini gözlemleyen ressam kahramanımızın uykusuz saatlerini sürükleyici bir biçimde aktarmayı başarıyor.
D. H. Lawrence’ın romanından perdeye uyarlanan Lady Chatterley birçok açıdan yenilir yutulur cinsten değil. Yine bir yüksek tabaka hanımefendisinin kocasını aldatışını anlatan bir filmi izlemek ne kadar cezbedici olabilir? Öte yandan film, uzun cinsellik ve çıplaklık sahneleriyle günümüzün özgür sinemacılığını klasik bir öyküyle birleştirdiği için ilginç bir sentez oluşturmuş. Oyuncuların içtenlikleri ve kimi şaşırtıcı sahneler bitmek bilmeyen diyalogları ve sessiz boşlukları doldurabilir mi emin değilim. Bu tür bir klasiğin bir kadın yönetmen (Pascale Ferran) tarafından değerlendirilmesi de feminist sinema takipçilerine tartışacak birkaç konu bahşedecektir kuşkusuz.
Akbank Galaları Kuşağı’ndan bir film daha beni ‘neden?’ sorusuyla baş başa bıraktı. Emanuele Crialese’nin Fransa-İtalya ortak yapımı Yeni Dünya, Sicilya’nın köylerinden büyük umutlarla New York’a göç eden insanların ‘cennet’e vardıklarında beklenmedik bir muameleye maruz kalmalarını anlatıyor. Filmin masalsı anlatımı yer yer hoş izlenimler bırakıyor. Ne yazık ki Charlotte Gainsbroug’un sempatisini henüz keşfedemeyen ben, oyuncunun başı çektiği bu topluluğun Amerika topraklarında itilip kakılmasını, ve vardığımız ‘insanlığın değeri işte bu kadarmış’ çıkarımını hiç de yeni bulmadım. Kim bilir ne diyarlara gidilebilirdi bu temanın üzerinden, ama neden böyle tekdüze bir öykü?
Herkesin festivalin son günlerinin keyfini çıkarmalarını diliyorum... Ne yazık ki sinema şöleni 15 Nisan Pazar günü noktalanıyor. 14 Nisan Cumartesi gecesi Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenecek olan ödül töreni CNN Türk’ten canlı olarak izlenebilir...