81. Oscarlar’da En İyi Belgesel Film ödülünü kazanan Teldeki Adam, görevini en iyi şekilde gerçekleştiren yönetmen James Marsh’tan çok konu ettiği Philippe Petit’nin inanılmaz öyküsünden güç alıyor. Çocukluğundan beri cambazlık yapan Petit, İkiz Kuleler’in çizimini gazetede görünce iki binanın arasına bir çizgi çekiyor. Bundan böyle tek hayali ve tutkusu, henüz dikilmemiş kulelerin arasına bir tel gerip dünyanın en yüksek noktasında havada yürümek oluyor.
İki binanın arasında yerden 4 kilometreyi aşkın bir uzaklıkta ince bir telin üzerinde yürümek bir yana, İkiz Kuleler’e izinsiz olarak girip tonlarca ağırlıkta ekipmanı yukarı taşımak ve görevlilere yakalanmadan teli iki binanın arasına germek gibi problemleri de aşmak zorunda olan Petit ve ekibi, avuç terletecek cinsten bir gerilim yaşatıyor izleyenlere. Yaşam heyecanı ve enerjisiyle dolu Petit’yi dinlemek ve izlemek şaşkınlıktan hayranlığa, gerilim dolu yoğun duygulardan kahkahalı rahatlamalara götürüyor.
Teldeki Adam, havada yürümeye kalkan bir adamdan çok hayallerini gerçekleştiren bir insanı anlatıyor. O her ne olursa olsun hayaline doğru kararlılıkla koşaradım ilerleyen bir insanı izlemek gibisi yok. Hatta Petit’nin yapmak için doğduğu şey uğrunda basit bir ölüm korkusuna yenik düşmesi en büyük delilik olurdu diye düşünmemek elde değil. Kendisinin de israrla bunu neden yaptığını soranlara verdiği yanıt gibi, hiçbir şeyin çok özel bir nedeni olması gerekmiyor, çok istemek yeterli.
Petit, klinik bir vaka olmak şöyle dursun, tel üzerindeyken yüzünde beliren konsantrasyonla, cesaretiyle, hayat karşısında her anlamda kurduğu dengeyle insanüstü bir varlık gibi. Kararlılığı, kendisine ve evrene olan inancı ve bunları birleştiren insani gücü, ‘hiçbir şey imkansız değildir’ lafının yaşayan kanıtı olmasını sağlıyor. Teldeki Adam’la Petit ve Marsh, her insan içgüdüsel olarak bedeni ve zihninin potansiyelini Petit kadar derinden hissetse neler olabileceğinin resmini çiziyor.
Marsh, Petit’nin zengin fotoğraf ve video arşivinden yararlandığı gibi Petit ve ekibiyle yaptığı röportajlarla, gerçek haber görüntüleri ve resimleriyle ve yeniden canlandırmalarla destekliyor anlatımını. Petit’nin arkadaşlarıyla birlikte çektiği ev videoları karakterlerle izleyici arasında bir dostluk bağı kuruyor adeta. Katılımcıların ifade yetenekleri, ve yaşam enerjileri eşsiz. Neredeyse biz de orada olsaydık biz de bu dahiyane suça ortaklık ederdik gibi bir duyguyla sarmalanıyoruz.
Marsh’ın bu öyküyü daha ilk dakikasından bir banka soygunu ya da -doğa kanunlarına karşı- bir terör eylemi gibi ele alması filmi bambaşka yerlere taşıyor. Karşımızda bir belgesel değil yüksek gerilimli bir aksiyon filmi varmış gibi kendimizi kurguya, hazır arşiv görüntülerinin yumuşak bileşimine ve elbette filmin muhteşem müziklerine kaptırıyoruz.
Filmin finaline gelindiğinde en büyük korkum İkiz Kuleler’in yıkılmış olmasıyla ilgili röportajların yer almasıydı. Neyse ki, -sanırım yönetmenin Amerikalı olmamasının da etkisiyle- böyle bir ajitasyon girişimi hiç yapılmadan öykü Petit’nin yaşam felsefesine dayandırılarak sonlandı. Öyküsüne ve olduğu şeye bütünüyle sadık kalmayı başaran film, günün sonunda insanın kendine ve -incecik bir tel üzerinde de olsa- yürümek istediği yolda yürümesi için evrene inanmasının öyküsü olarak karşımızda. Herkesin izlemesini, hatta DVD’sini de alıp her pazartesi sabahı erkenden izleyip haftalarına bu olağanüstü enerjiyle başlamasını öneririm.