Resmi Site
57. Berlin Film Festivali yılda yaklaşık 350 film ile 120 ülkeden 19.000 profesyonel ve 180.000 sinemaseveri ağırlıyor. Bu yıl da aralarında Robert De Niro, Clint Eastwood, Judi Dench, Catherine Deneuve, Matt Damon, Cate Blanchett, Lauren Bacall, Sharon Stone, Jennifer Lopez, Antonio Banderas, Steve Buscemi, Emmanuelle Beart, Danny Glover, Joseph Fiennes ve Diana Kruger’ın da bulunduğu ünlü yıldızlar; Arthur Penn, Steven Soderbergh, Andre Techine, Bille August, François Ozon, Jacques Rivette, Hal Hartley, Zack Snyder, David Mackenzie, Park Chan-wook ve John Waters gibi başarılı yönetmenler de festivalde boy gösterdi.
Festival, uluslararası büyük prodüksüyonların yer aldığı Competition bölümünün yanı sıra, yine dünyanın dört bir köşesinden seçilmiş bağımsız ve sanat filmlerinin gösterildiği Panaroma; özellikle genç sinemaseverler için tasarlanmış Generation; Alman sinemasından heyecan verici örneklerin izlenebileceği Perspektive Deutsches Kino; deneysel ve şaşırtıcı sinemacılığın sergilendiği International Forum of New Cinema; kısa filmcilerin yarıştığı Short Films gibi bölümleri de içeriyor. Berlin Film Müzesi’nin küratörlüğünü yaptığı, önemli bir sinema emekçisinin tüm çalışmalarının yeniden gösterildiği Retrospective ve Homage bölümleri de festivalin geniş kapsamlı programına dahil.
Berlinale sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar sinema çalışanlarına ve sinemaseverlere film dolu günler sundu. Berlinale’nin yoğun programından olabildiğince yararlanmaya çalışan izleyenler Berlin’in çeşitli bölgelerinde inanılmaz kalabalıklar oluşturdu. Bu yoğun atmosfer sinema kapılarından basın toplantılarına, oradan kırmızı halıya kadar uzandı. Berlinale organizasyonu, film sürelerini bile dikkate alarak incelikle hazırladığı detaylı programı ve özverili ve sabırlı ekibiyle 57inci kez dünyanın en büyük film festivallerinden birini daha geride bıraktı.
Ödüller
1.600 konuğun ağırlandığı 57. Berlin Film Festivali ödül töreninde, en iyi filme verilen bir Altın Ayı ve Jüri’nin özel seçimine, yönetmene, oyunculara, müziğe ve sanatsal başarıya verilen altı Gümüş Ayı’nın yanı sıra en yenilikçi filme verilen Alfred Bauer Ödülü; en iyi ilk filme verilen 50.000 Avroluk para ödülü; festivalin diğer bölümleri için özel ödüller ve jüri ödülleri de dağıtıldı.
Gecenin Altın Ayı’sı, Çin’den Tuya’s Marriage adlı filmle yarışmaya katılan Wang Quanan’a gitti. Moğolistan bozkırlarında geçen filmde inatçı ve kararlı Tuya’nın, engelli kocası Bater ve iki çocuğuyla sürdürdüğü yaşamı değiştirmek zorunda kalışı ve hayatın getirdiği yeni şartlarla başa çıkışını izledik. Köylü pragmatizmine parmak basan film, dramatik açıdan fazla derin olmamakla birlikte konu edindiği bozkır ikliminin yavaş ve yalnız yaşam tarzını başarıyla perdeye taşıyor. Daha önce de yönetmenle çalışan Yu Nan’ın Tuya portresi etkileyici; ışık ve görüntüler uyumlu ve akıcı.
İsrail’in umut vaad eden yönetmenlerinden Joseph Cedar, Lübnan’daki İsrail işgalinin bitimini simgeleyen tampon bölge Beaufort üzerine kurduğu güçlü hikayesi Beaufort’la En İyi Yönetmen ödülünü aldı. Filmde politik anlamda tarafsız kalmayı tercih eden Cedar, ödülünü alırken de asıl anlatmak istediğinin bir savaşın sonu olduğunu ve bugünün liderlerinin de savaşları nasıl sonlandırmayı bileceklerini umduğunu vurguladı. Cedar, bombalar altındaki gerilimi, karakterlerin koşullara karşı gösterdiği farklı tepkiler aracılığıyla ayakta tutuyor.
İkinci yönetmenlik deneyiminde Berlinale’de yarışma fırsatı bulan Arjantinalı genç yönetmen Ariel Rotter, yaşamımız için bize ayrılan zamanı sorguladığı, bu zamanı nasıl değerlendireceğimiz üzerine kurduğu hikayesi, The Other’la hem Jüri Grand Prix ödülünü aldı hem de başrol oyuncusu Julio Chavez’e En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırdı. Rotter, hayatındaki boşluktan farklı kimliklere bürünerek kaçmaya çalışan bir adamın öyküsünü, sabit bir kamera, yavaş bir ritim ve anlatımdaki minimalistik nüanslarla, izleyiciyi zaman zaman yorarak perdeye taşıyor. Chavez’in anlamlı yüz ifadesi filmi ayakta tutan en önemli faktör.
Alman yönetmen Christian Petzold’un, ünlü Alman aktris Nina Hoss’a En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırdığı Yella, yaşamının iplerini ellerine almaya çalışırken eski kocasının baskısından kurtulamayan Yella’nın sade ve durgun öyküsü. Petzold’un bu hikayede işlemeye değer bulduğu Yella’nın kısır döngü ilişkisinden ve bir türlü hayatta istediği geçişleri yapamayışından ziyade, içindeki tutkuları ve işte ve aşktaki gerçek potansiyeli. Ne yazık ki, Hoss’un film boyunca etrafı dehşet içinde izlemenin ötesine geçemeyen oyunculuğu ve Petzold’un neredeyse izleyiciden gizlercesine arka planda bıraktığı tematik detaylar filme huzursuzluk veren bir atmosfer ve sığ görünen bir içerik vermiş.
İkinci Dünya Savaşı sırasında CIA’in doğuşunu bir CIA istihbaratçısının gözünden anlatan ve aynı zamanda Robert De Niro’nun ikinci yönetmenlik deneyimi olan The Good Shepherd, Hollywood’un duayenleriyle dolu kalabalık oyuncu kadrosu için Sanatsal Katkı ödülünü aldı. Bu kadro Matt Damon ve Angelina Jolie gibi popüler oyuncuların yanı sıra Alec Baldwin, Billy Crudup, Robert De Niro, William Hurt, John Turturro ve Joe Pesci gibi unutulmaz yetenekleri de içeriyor. Amerikan tarihinin gizli sırlarına ayna tutan film resmi bir dille, kalın bir ansiklopedinin sayfalarını ağır ağır çevirir gibi ilerliyor. Karmaşık olay örgüsü çoğu zaman gerekli gerilimi detaylarla boğuyor. Matt Damon’ın metodik oyunculuğu da filmin kuru dramasını kurtarmaya yeterli olmamış.
Kendini cyborg sanan bir kızın tımarhanede kurduğu sıradışı ilişkiler ve fanzatilerini yansıtan, festivalin en çılgın ve kural tanımayan filmi I’m a Cyborg, But That’s OK her yıl en yenilikçi filme verilen Alfred Bauer ödülünü aldı. Yönetmen Park Chan-wook’un, her sahnesinde beklenmedik bir fikirle seyirciyi şaşkına çeviren; her karesiyle ilgiyi ayakta tutan bir sinemacılık sergileyen; delilerin dünyasından son derece duygusal, romantik ve mizah yüklü bir sesle izleyiciyi sarmalayan; sersemletici, vahşi, enigmatik ve çok katmanlı filminin, festivalin tek yenilikçi filmi olarak bu ödüle layık görülmesi kaçınılmazdı.
İskoç yönetmen David Mackenzie’nin merakla beklenen filmi Hallam Foe ise En İyi Müzik ödülüyle taçlandırıldı. Başrolde, annesinin intiharını kaldıramayarak üvey annesini cinayetle suçlayan kederli, uçuk olduğu kadar da sevimli röntgenci Hallam’ı canlandıran Jamie Bell, Gümüş Ayı’nın en muhtemel adaylarındandı. Mackenzie, duygusal karmaşa içindeki trajik karakterleri mizahi bir dil ve hafif bir melodramayla süslemeyi başaran, festivalin ender yönetmenlerindendi. Franz Ferdinand imzalı şarkılar ve müziklerin genel seçimi ve düzenlemesi öyküye pop-rock bazlı bir arka plan ve dolayısıyla filme de yumuşak bir yüz vermiş.
Festivalden İnciler...
Çekoslavakya’nın gözde yönetmeni Jiri Menzel’in son Bohumil Hrabal uyarlaması I Served the King of England festivalden yalnızca bir FIPRESCI ödülüyle ayrıldı. Filmin başrol oyuncusu Oldrich Kaiser, Buster Keaton’ın sıcak kanlı hüznünü anımsatan oyunuyla ödüle layık bir performans sergiledi. Kara mizahı her sahnede lezzetli, radikal sahneleri ise apolitik olmakla birlikte enfes altanlamlar içeren filmle Menzel, Çek sinemasının vazgeçilmez auteurlerinden olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Festivalin bir diğer güldürü kaynağı da, ikinci uzun metraj çalışmasıyla yarışmaya katılan Sam Garbarski’nin Irina Palm’ı oldu. Yönetmen büyük zorluklarla finanse ettiği orijinal öyküsünde torununun acil sağlık sorunlarını gidermek için bir seks kulübünde çalışmaya razı olan orta yaşlı bir orta sınıf kadınının kendini buluşunu anlatıyor. Marianne Faithfull ve seks kulüp patronunu canlandıran Miki Manojlovic’in oyunculukları hem komediyi besliyor hem de filmin romans ihtiyacını gideriyor. Film daha çok hafif dozlu televizyon komedilerini andırsa da keyifli bir seyirlik.
Cao Hamburger’in, Brezilya’da bir Yahudi mahallesinde, polisten kaçmak zorunda kalan devrimci Komünist babası tarafından geride bırakılan bir çocuğun, Brezilya’nın Dünya Kupası coşkusuyla avunmasını konu alan The Year My Parents Went on Vacation adlı filmi festivalin bir başka sürpriz keyif kaynaklarındandı. Hüzün, bekleyiş, özlem, yabancılık, dostluk, coşku, beraberlik gibi kavramları birleştiren dengeli bir senaryo; sıkı bir gözlemciliği yansıtan oyuncu seçimi ve diyaloglar; samimi tonlarla ışıklandırılmış özenli çerçeveler, Hamburger’in gelecek yılların dikkate değer yönetmenlerinden biri olduğunun göstergeleri.
Stefan Ruzowitzky’nin İkinci Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında kalpazanlık yaparak hayatta kalan Yahudileri konu alan filmi Counterfeiters, ve Bille August’un Nelson Mandela’nın 27 yıllık hapis döneminde cezaevi sorumlusu JAmes Gregory’le olan ilişkisini, Mandela’nın yaydığı barış ışığını Güney Afrika’yı değiştirmek için nasıl kullandığını sembolize etmek üzere perdeye taşıdığı Goodbye Bafana, festivalin yönetmenlik açısından çığır açmasa da keyifle izlenebilecek filmlerindendi. Goodbye Bafana’nın aldığı kaçınılmaz Barış Ödülü’nün dışında filmler fazla ses getirmeden festivalden ayrıldı.
AIDS’in Avrupa’yla tanıştığı dönemde eşcinsellik, evlilik ve annelik gibi konuları ele alan radikal Andre Techine imzası The Witnesses da festivalden eli boş dönenlerden oldu. Anneliğin kutsal tarafını keşfetmekte zorlanan roman yazarı rolünde solgun bir Emmanuelle Beart; eşcinsel eğilimlerini keşfeden polis rolünde Sami Bouajila; ele avuca sığmayan cinselliğiyle barışık AIDS kurbanı Manu rolünde Johan Libereau ve aradığı yakınlığı yardıma muhtaç genç erkeklerde bulan doktor rolünde Michel Blanc ilginç bir karakter çalışmasının kahramanları.
Festivalde yerden yere vurulan, Amerikan bağımsız sinemasının örneklerinden When a Man Falls in a Forest’la çaresizce mutluluğu arayan anti-kahramanları işleyen Ryan Eslinger’ın fazlasıyla üstüne gidildiğini düşünüyorum. Evet, klasik bir banliyö yalnızlığı, kopuk dostluklar, toplumdan itilmişlik, evlilikte sevgiyi ve şefkati bulamama, ifade eksikliği, iletişim bozukluğu vs vs gibi konular Amerikan bağımsız sinemasının köksüz temaları. Ama Eslinger’ın karakterlerini bir araya getirmekte gösterdiği çabasızlık filmi benim için yeterince ilginç kıldı. Filme girip çıkan karakterler, beklenmeden eklenen hikaye parçaları özgür bir kurguda çözülüyor. Film, karakterleri ve olayları arasında derin ve felsefi bağlar kurmaya gerek duymayarak kendini bilen bir olgunluk sergilemekle kalmıyor, aynı zamanda soğuk atmosferine rağmen samimi bir portre çizmeyi başarıyor.
Festivalin açılış filmi olarak gösterilen, efsanevi Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın biyografisi La Vie en Rose festivalin son günlerine doğru akıllardan silinen filmlerinden oldu. Marion Cotillard’ın üstesinden gelmesi zor derinliklerde trajedi ve coşkuyu bir arada yaşamış bu güçlü karakteri canlandırmaktaki kayda değer başarısı dahi filmi gözdeler arasına sokmaya yetmedi. Yine de film, Piaf’ın hayatından zafer ve acı dolu sahneleri bir araya getiren kolaj-vari kurgusu ve konusunun dayanılmaz çekiciliği sayesinde sinemalarda ilgi toplayacaktır.
Berlinale’de Hayal Kırıklıkları
Her filminde kendini bir kere daha aştığını hissettiğim yönetmen Steven Soderbergh bu kez kendine birkaç boy büyük gelen bir tema seçmiş. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikalı ve Rus yetkililerin önemli Alman bilim adamlarını kendi saflarına çekmek için giriştikleri yarışta kişisel arzularının peşinde koşan iki karakter etrafında dönen The Good German, tematik olarak zayıf, artistik olarak ise tutturmaya çalıştığı film noir estetiğinin gölgesinde kalmış. Toby Maguire’ın çocuksu hareketliliği ve George Clooney’nin her zamanki alaycı ifadesiyle örtüşmeyen içe kapanıklığı, Cate Blanchett’in usta Alman aksanı ve Marlene Dietrich’i andıran gizemli soğukluğunun yanında fazlasıyla beceriksiz duruyor. Film yıkık Berlin sokakları ve iç mekanlarının dekoruyla güzel bir set tasarımı örneği; müzik eskiye öykünen estetiğe dikkatle eşlik ediyor; sinematografi, yüksek kontrastlı film noir karelerinin günümüz teknolojisiyle gıcır gıcır görünmesi nedeniyle tutarsız bir sinemacılığın kanıtı.
Hakkında kararsız kaldığım bir diğer film de François Ozon’un kendini sinemasal olarak farklı kıyılara sürdüğü filmi Angel oldu. Elizabeth Taylor’ın romanından uyarlanan 20. yüzyıl Edwardyen İngiltere’sinde geçen öyküde, romanlarının fantazi dünyasında kurmaca ve gerçekliği birbirine karıştıran hırslı yazar Angel Deverell’in (Romola Garai) yükseliş ve düşüşü anlatılıyor. Ozon’a çekici gelen kostüm draması ve eksantrik Angel karakteri, yeni bir art-house harikası bekleyen Ozon-severleri hayal kırıklığına uğratacağa benziyor. Yer yer komik ve eğlenceli bulunabilecek film, gerek ana karaktere gerekse hikayeye olan ilgiyi ve sempatiyi tutarlı bir şekilde koruyamıyor.
Usta Fransız yönetmen Jacques Rivette’in Balzac’ın Comedié Humaine’inden alınmış bir mini-romandan esinlenerek perdeye aktardığı Don’t Touch the Axe festivalin en katlanması zor filmlerindendi. Fransa’nın 19. yüzyıl salon eğlencelerinde geçen hikaye, dünyanın uzak köşelerinde savaşmış Napolyon’un kaskatı generallerinden Armand de Montriveau ile Paris sosyetesinin doyumsuz düşeslerinden Antoinette de Langeais arasındaki bitmek bilmeyen aşk oyununu konu alıyor. Bir düşesin sıkıntı ve kibiri nedeniyle kendine yaralı bir hayvanı andıran vahşi bir generali oyuncak olarak seçmesi 137 dakikalık bir flört ve intikam parodisine dönüşünce ortaya empati kurmayı mümkün kılmayan, heyecansız ve bol tekrarlı bir sıkıntı yumağı çıkıyor. Görsel açıdan da gayet sıradan ve soğuk duran film, iki alımsız oyuncu ve abartılı oyunculuklarla da birleşince, iki küsür saat memnuniyetsizliklerle doluyor.
Jennifer Lopez ve Antonio Banderas’ın, Meksika’nın Juarez bölgesinde gerçekleşen sayısız kadın tecavüz ve cinayetine dikkat çekmek için Gregory Nava’nın Bordertown’unda bir araya geldiği film, toplumsal mesajı nedeniyle dikkatleri üzerine topladı. Lopez’e hırslı ve gözü kara gazeteci rolüyle daha derinlikli bir imaj kazandırmak üzere kurulduğunu düşünmeden edemediğim Lopez-Banderas ikilisinin planladığı aptalca ve gerçek-dışı bir cesaret sergileyen stratejiler; basit ve tabansız aksiyon sahneleri; yerli yersiz İspanyolca ve İngilizce arasında değişerek sahte bir otantikliği yakalamaya çalışan, ‘zavallı Meksikalı kurban – Emperyalist hırslarından insanlığını unutmuş merhametli kadın’ diyalogları Berlinale basın gösteriminde kahkahalara yol açan sayısız yavanlıktan birkaçı.
Parasal ve duygusal bağlarla birbirine bağlanan iki olağandışı çiftin çağdaş Beijing’in yozlaşmaya yüz tutmuş toplumsal ortamındaki durumunu merkez alan Lost in Beijing de beni karmaşık duygular içinde bırakan filmlerden oldu. Çoğu izleyenin ve sinema eleştirmeninin aksine ben olay örgüsünü yamalı bohçaya, karakterleri ise akıldışı kararları umarsızca alan tutarsız birer kuklaya benzettim. Tecavüze uğradığını iddia eden kızın tecavüzcüsünden iş dilenmesi; eşinin tecavüzüne şahit olan bir adamın sadece aldatılmış gibi davranıp daha sonra da tecavüzcüye para için şantaj yapması; bir kadının kocasının tecavüz ettiği kadının doğuracağı bebeği üvey çocuğu olarak eve almaya razı olması bana göre -filmde yeterince ekonomik çaresizlik ve toplumsal ahlak anlayışının altı çizilmediğinden olsa gerek- son derece akıl almazdı.
Kendini bulmak üzere baş koyduğu ruhani yolculuğuna Katolik kilisesinde peder olmak üzere sosyal yaşamını feda ederek başlayan Andrea’nın keşfettiği dünyayı betimleyen Saverio Costanzo’nun filmi In Memory of Myself festivalin kuru ve durgun çalışmalarından biriydi. Derin spiritüel soruların sorulduğu, yoğun ve sessiz bir atmosferin hüküm sürdüğü film neredeyse toplam beş karenin dönüşümünden ibaret. Venedik’te bir adada yerleşik peder adaylarının alabildiğine disiplinli ve yalnız hayatlarını yansıtan sıkıntılı hava, filmin aksi takdirde ilginç olabilecek saptama ve yorumlarını takip edebilme olanağı tanımıyor.
Çin ve Moğolistan sınırındaki çöl bölgesinde kurulmuş küçük bir köyde hayatlarını sürdürmeye çalışan iki yabancının kurduğu dostluk ilişkisine dayalı Desert Dream, Çinli yönetmen Zhang Lu’nun üçüncü uzun metraj çalışması. Bu film de adının çağrıştırdığı gibi, çölün uçsuz bucaksızlığının üstünde süzülen kameranın da etkisiyle gereğinden uzun ve yavaş. Filme girip çıkan karakterler hikayeyi kimi zaman etkiliyor, kimi zaman süslüyor. Hiçbir keskin mesajın ya da estetik doyumun yakalanamadığı film festivalin sönük eserlerindendi.
Yarışma Dışı Şölen
Şu an Türkiye’de de vizyonda olan Oscar adayı Iwo Jima’dan Mektuplar Clint Eastwood’un Atalarımızın Bayrakları’ndan sonraki ikinci epik savaş filmi. Amerika ve Japonya arasındaki kanlı savaşı bu kez Japon askerlerin gözünden anlatan Eastwood kendisinden beklenen olgun savaş dramasını veriyor. Filmin, savaşın vahşetini; askerlerin yaşadıkları travmaları; savaşanların kahraman değil görevini yerine getirmeye çalışan birer sıradan ama cesur insan olduğunu anlatan hümanist savaş filmlerinden çok büyük farkla ayrıldığını düşünmüyorum. Eastwood’un Atalarımızın Bayrakları’nda da benimsediği yalnızca ten renklerinin ve kırmızıların sıyrıldığı yeşil tonlarındaki siyah-beyaz’a yakın görüntüler bu filmin de ruhuna uygunluğuyla dikkat çekiyor.
Richard Eyre’in Judi Dench ve Cate Blanchett’i şantaj, suç ve tutku üçgeninde bir araya getirdiği filmi Notes on a Scandal 2 Mart’tan itibaren Türkiye’de vizyonda. Dench ve Blanchett’in Oscar adayı oyunculukları, filmin sıradışı öyküsü ve sivri diyaloglarını ustalıkla taşıyor. İki kadının birbirlerinin zayıflıklarını kullanarak hayatlarında kurmaya çalıştıkları hassas dengeler filmin ince dramasını ve gerilimini oluşturan ana tema.
Yarışma dışı programın en çok konuşulan filmlerinden biri de, Zack Snyder’ın festivali renklendirdiği destansı çalışması 300’dü. İ.Ö. 480’de Yunan Spartalılar ve İranlılar arasında geçen zorlu savaşı fantastik öğelerle bezeli bir resim kitabı gibi perdeye taşıyan Snyder festivalin en çok alkış alan yönetmenlerinden oldu. Snyder’ın kullandığı şiddet dolu savaş sahneleri ve aktörlerin seksi kostümler içinde yaptıkları vücut gösterileri basın toplantısının en çok konuşulan konularındandı. 300 16 Mart’tan itibaren Türkiye’de vizyonda.
Bu yıl Berlinale’nin jüri başkanı olarak görev yapan usta senarist/yönetmen Paul Schrader’ın filmi The Walker, Woody Harrelson, Kristin Scott Thomas ve Lauren Bacall gibi oyuncuları bir araya getiriyor. Filmde Amerikan yüksek sosyetesinin zengin hanımlarına eşlik eden bir ‘walker,’ kendinden beklenmedik bir maceraya atılarak sosyete hayatının çirkin yüzünü ortaya koyuyor. Harrelson’ın parlak oyunculuğuyla dilegelen nükteli laflar filmin en ilgi çekici yanı.
Bitirirken...
Berlinale’nin 57inci yılında yarışan filmlere baktığımızda yönetmen ya da senaristlerden çok performansların sivrildiğini görüyoruz. Yönetim açısından yenilikçiliği ve deneyselliğiyle öne çıkan filmlerin eksikliğinin yanı sıra izleyiciyi derinden etkileyebilecek öykülerin yokluğu da üzücüydü. Bununla birlikte mizah ve duygu yüklü performanslara şahit olduk.
Festivalde tematik açıdan savaşların yanı sıra toplumsal ve ideolojik çatışmaların başrolü oynadığı filmlere ağırlık verilmişti. Barış, dostluk ve hayatta kalış hikayelerinin içinde bulunduğumuz dönemde film festivallerinde özel bir yer bulması, artık sanat dallarında toplumsal mesajlara eğilim gösterilmesini destekler görünüyor.
Estetik olarak da sinemada ciddi bir arayış ve açlığın baş gösterdiğini hissettim. Zira gerek sinematografi ve ışık, gerekse kurgu ve görsel/işitsel efektlerin tasarımında yepyeni tatlar keşfetmektense sanatçıların, bugünün teknolojisiyle eski filmlerin ham ve samimi atmosferlerini yakalamaya çaba gösterdiğini farkediyorum. Festivallerdeki son trende göz atıldığında bu nostaljik yaklaşımın sayısız oyuncaklarına rağmen sinemada sanatsal bir duraklamaya mı, yoksa sinemaya daha doğal ve yalın bir dille yeni bir soluk gelmeye başladığına mı işaret ettiğini düşünmeye değer buluyorum.
Selin Sevinç