Kate Winslet’in Oscar ödüllü performansıyla adından söz ettiren yılın Oscar adaylarından Okuyucu, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da yaşanan bir ilişki ve yılllar sonra talihsiz bir tesadüfle yeniden yolları kesişen bu iki insanın çevresinde dönüyor. David Hare’in Bernhard Schlink’in romanından uyarladığı Stephen Daldry imzalı film, hedeflendiği kadar derin ahlaki bir sorgulama yaşatmadığı gibi duygusal anlamda da zayıf konusunun kurbanı oluyor.
15 yaşındaki Michael (David Kross) bir gün okuldan dönerken rahatsızlanır ve Hanna (Kate Winslet) adlı yabancı bir kadın ona yardım eder. Kadına teşekkür etmek için geri dönen Michael’la kendisinden yirmi yaş büyük olan Hanna arasında kısa bir süre sonra cinsel bir ilişki başlar. Hanna’nın taleplerine uyarak ona kitap okumaya başlayan Michael gün geçtikçe kadına daha çok bağlanır. Bir gün aniden ortadan kaybolan Hanna, Michael’ın karşısına yıllar sonra bir hukuk öğrencisi olarak katıldığı savaş suçları mahkemesinde çıkacaktır. Hanna sanık sandalyesinde, gardiyanlık yaptığı toplama kamplarında neden olduğu ölümlere karşı kendini savunmaktadır. Hanna’nın okuma yazma bilmemesiyle ilgili duyduğu utanç ona büyük bir cezaya malolacak, Michael ise Hanna’nın sırrını açıklayıp açıklamamak arasında bir ikileme düşecektir.
Okuyucu ne savaş ne aşk temalarının haklarını verecek denli bu alanlarda derinleşmiyor. Okuma yazma bilmeyen bir kadının kitap tutkusu, yasak ilişkisi ve nedenini bile keşfedemediğimiz derin utancının hak etmediği bir cezaya çarptırılmasına neden olması, belki bir edebiyat okuru için çarpıcı ve sarsıcı bir öykü canlandırabiliyor, ancak sinema perdesinde iç sıkıcı ve banel duruyor. Koskoca bir filmin, bir kadının -hak etsin etmesin- büyük bir cezadan kurtulmasının basit ve anlık bir cesarete bağlı olduğu bir ana dayanması güya filmin en gerilimli olması gereken düğüm noktasının gücünü zayıflatıyor.
Üstelik o ana kadarki yasak ilişki ve sonrasında, kadının hapis yıllarında ikili arasında devam eden duygusal bağın da bu kesişme noktasına anlamlı bir şekilde bağlanmaması bunca zamanın neden ve ne anlatmak için geçtiği konusunda bir bocalama yaratıyor. Okuyucu kendi içlerinde teker teker güçlü duygular uyandırmayan parçalardan savaşta kimin haklı/haksız kimin suçlu/masum olduğuna ilişkin bir kafa yorma hedeflerken, iki insan arasındaki yaralı ilişkiden, tutkudan merhamete dönüşen bir duygu bağı çıkarmaya çalışırken, yalnızca edebiyatın gücüne işaret eden bir alegoriden ibaret görünüyor.
Evet, sanıyorum, Okuyucu’nun en dokunaklı yanı ve en değerli mesajı, okumanın, edebiyatın, sanatın, insanın tüm cahilliklerine, cehaletlerinden doğan kendini bilmez şiddetlerine nasıl ilaç olabildiği, her türlü insanın içinden ne güzellikler çıkarabileceği, iyileştirici, insanlaştırıcı, insanlığa dokunan yüceliğine bir pencere açması.
Film bana İngiliz yazar Alan Bennett’in İngiliz Kraliçesi II. Elizabeth’in yıllar sonra okuma alışkanlığı kazanarak nasıl bir dönüşüm yaşadığını, hayata bakışının nasıl değiştiğini ve nasıl hayata bağlandığını anlattığı The Uncommon Reader adlı kitabını hatırlattı. Bir kraliçeden cahil bir savaş suçlusuna, edebiyatın gücünü anlatmak ve yaymak için yaratılan tüm eserleri hiç değilse dünyayı güzelleştirmek için birer anlamlı çaba olarak görüyorum. İyi seyirler...