Reha Erdem’in, hayatın adaletsiz ve acımasız olduğu bir toplumda 14 yaşında bir genç kızın büyüme sürecinden bir kesit anlattığı Hayat Var, yönetmenin filmografisinin en çarpıcı filmi.
Hayat (Elit İşcan), babası (Erdal Beşikçioğlu) küçük bir tekneyle boğazda balıkçılığın yanı sıra yasadışı işlere bulaşan, annesi (Banu Fotocan) kurduğu yeni ailesiyle kendisinden kopmuş, yatalak dedesi (Levend Yılmaz) sürekli kendisinden bir şeyler bekleyen, kısacası bir çocuğun yüz yüze gelmemesi, hele hele sorumlu olmaması gereken birçok konuda talihsiz bir genç kızdır. Okulunda dışlanır; evde babasının alacaklılarıyla, dedesinin bitmez tükenmez talepleriyle boğuşur. Komşularının, bakkalın, hatta bahçedeki tavuğun bile onunla bir derdi vardır. Hayat, tüm bunlara ayak uydurmakla başkaldırmak arasında kalan bir tavırla, yaşamın getirdikleriyle kendi dünyasını bağdaştırarak, kendine nefes alabileceği bir yer bulabilecek midir.
Hayat Var öncelikle bir çocukluktan kopuş filmi. Yetişkin dünyasına, "hayat böyle bir şey işte" diye hayıflanarak düşündüğümüz yepyeni alana bir adım. Ve bu saflıktan olgunluğa giden o kısa yol arasındaki dönüşümün filmi. Hayat bir yandan ailesi içinde sorumluluklarla boğuşuyor; okulunda dışlanmayla başa çıkıyor; mahallenin taraftar delikanlılarından biriyle flört etmeyi, bakkalın yaptığı kurlarla ise cinsel istismarı tanıyor; gençlik ve tazeliğe hasret komşusu tarafından neredeyse sömürülüyor; her gün boğazın ortasında bir yukarı bir aşağı sarsılırken yaşamının geri kalanında peşini bırakmayacak gel-gitlere kucak açıyor. Derken Hayat saflıktan hareket edip hayatı öğrenmeye başlıyor; öyle ki, hayat araya giriyor.
Erdem, geleneksel bir olay örgüsünden beklenilecek lineer bir anlatımdansa genç kızın hayatına adeta diklemesine bir pencere açıyor. Sanki soldan sağa bildiğimiz bir akışı takip etmiyor, Hayat’ın büyüme sancılarının krokisini çiziyor. Olayların sırasından, aralarındaki etki tepki ilişkisinden ziyade daha çok enstantanelerden, büyümeye dair anekdotlardan oluşan bir gençlik panaroması sunuyor. Belki de bu nedenle filmde sık sık rastlanan motiflerin tekrar tekrar perdeye gelmesi göze batmıyor. Bunlar Hayat’ın yaşamının parçalarını bir arada tutan boncuk taneleri gibi kızın duygudurumlarını betimliyor.
Filmde bu tekrarlanan öğeler hem filmin parçalarını toparlayan teknik birer görev taşıyor hem de Hayat’ın şekillenmekte olan karakterine, patlamaya hazır delikanlı enerjisine tercüman oluyor. My Only Sunshine şarkısını tekrar tekrar söyleyen oyuncak bebekten, bahçede çılgınca kovaladığı tavuğa, makyaj ve elbiselerle gelip giden saplantısına, dedesinin astım krizleri sırasında sıkışan nefesine kadar her şey Hayat’ın konacak bir dal arayan, olacağı kadının peşinden koşan, ve mütemadiyen içi daralan portresini çiziyor.
Filmin mekanlarının da Hayat’ın psikolojisinde ve dönüştüğü kişiyi anlatmakta büyük etkileri var. Denizin üstünde ıssız bir adada sıkışmış gibi görünen Hayat’ın adeta kaçacak yeri yok. Yalnızlık, kopmuşluk, ayrıksılık ve en önemlisi -karayı, gerçeği, kendini, aşkı, hayatı- arayış, Hayat’ın çevresini oluşturan her resimde yer alıyor.
Hayat Var başlığı dahi nice anlamlara gebe: Hayat karakter olarak, insan olarak var demek bir yana, "hayat diye de bir şey var" diyen kalender bir serzenişi, "hayat var olmaya devam ediyor, edecek, eder" diyen pozitif bir anlayışı da çağrıştırıyor. Neticede Erdem’in birçok iç bunaltıcı sahneyi mizaha bulayan sinema dilinden, Hayat gibi herhangi bir insan için ve hepimiz için yaşanılası bir hayat var hissini alıyoruz.
Erdem’in her filminde tazelenen ve yepyeni yollara sapan, araştıran sinema anlayışının güzel bir ürünü Hayat Var. Özellikle Elit İşcan ve Levend Yılmaz’ın performansları, Florent Herry’nin görüntü yönetimi, filmin sesleri ve Orhan Gencebay imzalı müzikleri hayranlık uyandırıyor. Türk sinemasının son dönemde yapılmış en parlak eserlerinden şüphesiz. Mutlaka izleyin...
Selin Sevinç