Fransa ve Kanada’da bir numaralı halk düşmanı ilan edilen meşhur Fransız gangster Jacques Mesrine’in iki bölümlü hayat hikayesinin ilk ayağı olan Ölümcül İçgüdü, zaman zaman yüksek bir gerilim dozu yakalasa da bir gangster biyografisi olarak türün Amerikan örneklerinin yanında sönük kalıyor.
Paris’in göbeğinde gündüz gözüyle polis tarafından vurularak öldürülen Mesrine’in (Vincent Cassel) öyküsü, onu bir efsaneye dönüştüren bu görkemli ölümün ardından 60’ların başına, Mesrine’in Cezayir savaşı sırasında işkence, cinayet ve Arap düşmanlığıyla tanıştığı yıllara dönüyor. Bundan sonra Mesrine, burjuva ailesinin kendisine iş bulma tekliflerini reddederek mafya patronu Guido’nun (Gérard Depardieu) yanında çalışmaya başlar. İspanyol karısı Sophia’yla (Elena Anaya) yaptığı evlilik ve üç çocuğu onu onurlu bir hayata çeker bir süre için, ancak çok geçmeden Mesrine yine karanlık bir suç dünyasının içindedir. Daha sonra hem suç ortağı hem sevgilisi olan Jeanne (Cécile de France) ile beraberlikleri onları Kanada’ya taşır. Burada da devam eden banka soygunları, hapis, işkence ve cezaevi firarları birbirini takip eder. Mesrine amansız bir kanun kaçağı olarak maceralarına devam edecektir.
Irkçılığı, ani sinir boşalımları ve insanlara uyguladığı şiddetle ünlenmiş bir adamın öyküsü elbette onu yücelterek ve özendirerek ele alınmamalı. Ne kadar gerçekleri olduğu gibi göstermeye yeltense de bir suçlunun biyografisi daha çok yüzeyde görünenin -şüphesiz çirkin- arka planına yönelmeli. Gelgelelim Ölümcül İçgüdü Mesrine’i kahraman bir suçlu, hiç değilse karizmatik bir gangster olarak gösteriyor, hem de onu bir canavara dönüştüren psikozu havada bırakarak, buhranlı, çalkantılı ve saplantılı bir maçodan çok, bildiği doğrunun peşine düşmüş bir savaşçı gibi betimleyerek.
Birçok gangster tipinin sinema perdesinde ortaya çıkan enteresan çekim gücü aşikar. Nitekim Cassel de rolüne gerekli karizmatik ruhu başarıyla veriyor. Ama böyle bir filmden asıl beklediğimiz, daha doğrusu böyle bir filmi çekici ve sarsıcı kılacak olan asıl şey, bir gangsterin kronolojik olarak başından neler geçtiği değil, bir suçluyu suçlu yapanın ne olduğunun araştırılması. Mesrine’in ordudaki geçmişi ve babasıyla yaşadığı ufak bir tartışma filmin başlarında belli açılımlar yakalayacak gibi oluyor, ancak hemen sonrasında yönetmen Richet küçük kanunsuzlukların cazibesine kapılıyor; filmine zemin ve derinlik kazandırmaktansa kısa soluklu heyecanların peşinden koşuyor. Sonuç olarak elimizde Mesrine’in hayatından suç gösterilerinin sıralandığı bir olay örgüsü ve karaktere dair de pek az şey kalıyor.
Ölümcül İçgüdü’de yalnızca bir suçlunun güncesine şahit oluyoruz. Bu güncede en izlenmeye değer giriş ise bir cezaevi firarı. Bu tip sahnelerde -her ne kadar kaynağı belli olmasa da- Mesrine’in kararlılığı ve cesaretini görüyoruz. Cassel ve yardımcı kadro ellerinden geleni yapıyor, ama Richet’in Mesrine’in hayatının ilginçliğine kendini kaptırıp herhangi bir kurmaca gibi filmi tasarlamayı ihmal etmesi, büyük bir fırsatın kaçırılmışlığının simgesi oluyor. Şu an post-prodüksiyonu devam eden ikinci bölümle beraber film hakkında daha doğru bir yorum yapmak mümkün olacak.
Selin Sevinç