Darren Aronofsky’nin Kaynak adlı filminden sonra kendisinden beklenmeyecek denli klasik bir öykücülük sergilediği Şampiyon, aynı zamanda yönetmenin en olgun ve oturaklı filmi.
Dövüş şovlarının yıldızı Randy the Ram (Mickey Rourke) artık kariyerinin sonuna yaklaşmıştır. Bir kalp krizi geçirir ve bedeni ne vücudunu şişirmek için kullandığı ilaçları ne de mesleğinin ağır fiziksel koşullarını kaldırabilir artık. Karavanda yaşayan ve bir şarküteride tezgahtarlık yapmaya başlayan Randy, en azından kızıyla ilişkisini yeniden canlandırmak ve striptizci Cassidy’le (Marisa Tomei) sıcak bir temas kurabilmek için çabalar sarfeder. Ancak kendini güvende hissedebileceği tek yer dövüş ringidir.
Şampiyon her şeyden önce bir kaybeden öyküsü. Hayatını bedeniyle kazanan ve günün sonunda kendisini yalnız ve çaresiz bulan bir adamın, hemen her mesleğe, her insanlık durumuna tercüme edilebilecek kaybediş hikayesi. Hayatta tek bir şey öğrenmiş, yaşamını tek bir şeye bağlamış ve o tek şeyi de kaybedince ilk kez başını kaldırıp hayatına dönüp bir bakmayı akıl eden bir adamın trajedisi. Toplumsal koşullanmalarla ve boyun eğmelerle erimiş bir hayatın son çırpınmaları.
Bu anlamda Randy ile Cassidy arasında kurulan kader birliği de çarpıcı bir anlam kazanıyor. Çünkü her ikisi de yaşlarıyla beraber ölmeye mahkum mesleklerini bedenlerine bağımlı bir şekilde yürütüyorlar. Her şeyin gelip geçtiği acımasız bir dünyada kederli ve yalnız olan ikilinin birlikte yüzeye çıkmalarını diliyoruz. Ancak filmin finalindeki belirsizlik o ana kadarki klasik gidişata apayrı bir boyut kazandırıyor. Hayatta başarmak için önemli olan yalnızca denemek mi; yoksa gerçekleri kabullenip geri çekilmek mi gerekir bazen? Randy’nin seçimi ona ne getirecek: zaferi mi, yoksa zaten çoktan anlamını yitirmiş bir yaşamın son perdesini mi?
Finale gelinene kadar Şampiyon’un senaryosu tipik bir Hollywood anti-kahraman öyküsü şeklinde ilerliyor. Karakterin sıkıntıları, bulduğu çözümler, umutları, hayal kırıklıkları ve -nereye varacağını bilemediğimiz- son büyük adımı... Her ne kadar öykünün nereye doğru nasıl evrileceği deneyimli bir sinema izleyicisi için aşikar olsa da, film boyunca umrumuzda olan tek şey Randy’nin nasıl biri olduğu, ne hissettiği, onu neyin mutlu, neyin mutsuz edeceği; onun iç dünyası, çıkış çabaları ve yanında olup onu dinlemek, avutmak isteyeceğimiz onlarca an. Bizi koltuğumuzun ucunda tutan, tüm hoyratlığına, yaptığı işin vahşetine rağmen, sevgiye ve desteğe ihtiyaç duyan koca bir bebeği andıran Randy’nin ta kendisi.
Aronofsky gerek dövüşçülerin hayatındaki fiziksel şiddeti dramın şiddetini besleyecek şekilde kullanmasıyla, gerekse sinematografisi, renkleri ve montajıyla bu karakter öyküsünü en can alıcı şekilde hayata getiriyor. Ama şüphesiz en büyük başarısı oyunculuk kariyeri aynı Randy’nin dövüşçülük kariyeri gibi karanlık sulara gömülmüş olan Mickey Rourke’u bu rol için hayata döndürmüş olması. Rourke’un aktör personası ve tarihçesi, Randy’nin karakteri ve yaşadıkları kadar etkili bu öykünün izleyiciye ulaşmasında. Bu filmle iki kaybeden de yaptıkları yanlış seçimlerden sıyrılmanın bir yolunu arıyor. Belki de bu benzerlik sayesinde Rourke kariyerinin en muhteşem ve sinema tarihinin en gerçekçi ve duygulu performanslarından birini veriyor.
Şampiyon her türlü izleyicinin her türlü beklentisini karşılayacaktır sanıyorum. Şiddet içeren dövüş sahneleri rahatsız edebilir ama filmde her şey çok dengeli ve dingin. Randy’nin öyküsü sarsıcı, Rourke’un performansı ise unutulmaz. Kaçırılmaması gereken bir film!
Selin Sevinç