28. İstanbul Film Festivali’nin ilk günleri geride kaldı. Henüz yarışma filmlerinden çok gala filmleri ve dünya festivallerinden filmlerle izleyiciyi karşılayan fesltival, sinemaseverlerin büyük ilgisiyle karşılandı. Festival seçkisinden birkaç izlenimim şöyle...
Almanya’nın Oscar adayı filmi
Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof, 1970ler Almanyası’nda Nazi jenerasyonunun radikal çocuklarından oluşan terör örgütü RAF’in Amerikan emperyalizmine açtıkları savaşı anlatıyor. Yalnızca kendi geçmişlerinden utanç duyan ve saldıracak yer arayan bir grup serseri gibi görünen çete, daha insani bir hayat kurmak isterken daha çok kan dökülmesine neden oluyorlar. Film, karakterlerin sanki öznel psikolojileri, duygu ve düşünceleri yokmuş gibi, örgüt mantığına göre hareket eden tutkulu ve saplantılı bir gençliği resmediyor. Bir slogan kadar iki boyutlu duran devrimci hareket,
Uli Edel’in kamerasına dursuz duraksız savaş, kavga ve gürültü şeklinde yansımış.
Martina Gedeck ve
Moritz Bleibtreu’nun performansları, filmin görüntü yönetimi ve kurgusu yüksek kalitede.
İsveçli yönetmen
Lukas Moodysson’un Amerika, Tayland ve Filipinler’de çektiği, başrollerini
Michelle Williams ve
Gael Garcia Bernal gibi yıldız oyuncuların paylaştığı filmi
Mamut, Inarritu’nun
Babil’ine öykünen global bir mesaj vermeye kalkışırken trajik bir biçimde alev alamadan sönen bir kıvılcım oluyor. En az koca bir saat boyunca öykü kurmak için çırpınan senaryo sonunda vardığı noktada, iş seyahatinde Tayland’lı bir orospuyu kaderinden kurtarmaya çalışan bir adam, Manhattan’da kızlarıyla iletişim kuramayan bunalımlı doktor karısı ve kızlarına bakan Filipinli dadının çalışmak için geride bıraktığı oğulları arasında zorlama bir bağ kuruyor.
Mamut sonuçta tam olarak hiçbir alanda sağlam bir söylem ortaya koyamayan uzun bir sızlanma.
Jim Sturgess ve
Ben Kingsley’nin başrollerini paylaştığı
50 Ölü Adam, 1980lerde İngiliz işgali altındaki Kuzey İrlanda’da IRA’in içinde İngilizler için muhbirlik yapan Martin McGartland’ın öyküsünü anlatıyor. Şu an hala bir vatan haini olarak görülen ve kurtardığı elli yaşama rağmen hala saklanmak zorunda olan McGartland’ın gerçek öyküsü, kendi kitabından uyarlanmış.
Kari Skogland’ın vizöründen yansıyan öykü, McGartland’ın hayatını kurtardığı işgalcilerle kaybettirdiği kendi vatandaşları, hatta dostları arasında etkili bir paralellik kuramayarak karakterin içinde bulunduğu ahlaki çıkmazı yansıtmakta yetersiz kalabiliyor.
Bu yıl Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı’yla dönen Acı Süt, genç Perulu yönetmen Claudia Llosa’nın ikinci uzun metraj filmi. Annesi tecavüze uğramış olan bir kadın, annesinin ölümünden sonra iyice içine kapanır. Tecavüze uğramamak için vajinasında bir patatesle yaşamını sürdüren ürkek ve kırılgan kadının şiirsel öyküsü ve güzel sesi filme sık sık rastlanmayan özgür ve dokunaklı bir ruh kazandırıyor.
Festivalin Dünya Festivallerinden bölümünün bir diğer çarpıcı filmi, yine sinema yolculuğuna yeni başlamış bir kadın yönetmenden geliyor. Belgeselci Ursula Meier ilk kurmaca uzun metrajı olan Yuva’da, boş bir otobanın kenarında tek başlarına yaşayan bol gürültülü ve kahkahalı bir ailenin, otobanın hizmete açılmasıyla dönüşen hayatını anlatıyor. Modern çağın teknolojisi, gürültüsü, durduraksızlığı, kimyasallığı, kirleticiliği ve bozgunculuğu, evlerinden ayrılmamaya kararlı bir ailenin bomboş bir arazide bir otobanla verdiği mücadele üzerinden bir belgesel çıplaklığıyla ortaya konuyor.
Yalnızca festivalin Aşk Olsun bölümünün değil, romantik film tarihinin de en radikal filmlerinden olmaya aday, gittiği festivallerde büyük ses getiren İsveçli vampir filmi Gir Kanıma gerçekten de insanı derinden etkileyen naif bir tutkuyu perdeye taşıyor. 12 yaşında arkadaşları tarafından dışlanan bir çocuk ve 12 yaşında bir kızın bedeninde yaşayan yaşlı bir vampir arasında yeşeren ilişki, yalnızca hiç beklenmedik bir şekilde sıcacık bir romansa dönüşmüyor, şu veya bu şekilde/oranda yaşadığımız ve yaşatmak istediğimiz şiddetin beden tanımadığını da gösteriyor. Yönetmen Tomas Alfredson göz alıcı görüntü yönetimi ve efektleriyle, sıradışı öyküsünü orijinal bir sinema diliyle destekliyor.
Festival, dünya sinemasından seçkin örneklerle büyük bir seyirci kitlesini salonlara çekmeye devam ediyor...
Selin Sevinç