Avrupa sinemasının son zamanlarda yükselen değerlerinden olan Norveç sinemasının son ürünü Şeytanın Oteli, dünya korku sinemasına klasik ama kendine has bir örnek kazandırmış. Bir grup genç Norveç’in ıssız ve uçsuz bucaksız karlarla kaplı dağlık bölgesi Jotunheimen’da alışılagelmedik bir kayak tatiline çıkar. Ancak küçük kaçamakları bekledikleri gibi geçmez; aralarından biri yaralanır. Geç olmadan bir yere sığınabilmek için buldukları terkedilmiş otelde grubu bir sürpriz beklemektedir: yalnız değillerdir ve tehlike çok yakındadır. Roar Uthaug’un yönettiği ve öyküsüne katkıda bulunduğu filmde korku sineması takipçilerini şaşırtacak pek bir yenilik yok. Ama İskandinav sinemasına özgü olgun, soğuk, çiğ ve sade nitelik, filme orijinal bir hava vermiş.
Son derece klasik ve klişeleşmiş öykü yapısı Şeytanın Oteli’ni sivri eleştiri oklarına hedef yapıyor tabii ki. Uthaug’un bunun bilincinde olarak bu işe giriştiği açık. Bir grup aşık, heyecanlı, neşeli insanın ıssız bir yerde kalakaldığı ve ne olduğu bellisiz bir sapık tarafından teker teker öldürüldüğü birçok korku filmi var. Üstelik Şeytanın Oteli’nde bunun böyle olacağı daha ilk kareden belli. Korku sinemasının bel kemiği olan merak, bu filmde ‘ne’, ‘kim’ ve ‘nasıl’ üzerine değil, ‘ne zaman’ üzerine kurulu. Tehlikenin ne zaman vuracağını iştahla beklediğimiz filmde kan, dehşet ve korku daha çok yerini gerilime bırakmış.
İzleyiciyi korkutmanın yöntemleri izleyicide ciddi gerilimler yaratmaktan her zaman çok daha kolaydır. Gerilim uyandırmak için Uthaug mekan ve atmosfere ağırlık vererek ıssızlık, yalnızlık ve çaresizlik duygularını ön plana çıkarmış. Filmde karlı dağların muhteşem görüntülerine sık sık başvuruluyor. Terkedilmiş otel ise kimsesizliği vurgulyan dağlardan bile daha tüyler ürpertici diyebilirim. Tüm dekor öyle bir bırakılmışlık ve tehlike duygusu uyandırıyor ki, karakterlerin kaderleriyle bir an önce buluşup bu işkenceyi sonlandırmasını diliyorsunuz.
Sinematografi, renkler ve ışık da Şeytanın Oteli’nin ürkütücü atmosferine büyük katkıda bulunmuş. Mavi, gri, beyaz ve elbette kırmızı izleyiciyi koltuğunda rahat ettirmeyecek bir etki yaratıyor. Oyunculuklar gerçekçi ve temiz olmakla birlikte altı kısık; karakterleri tanıyoruz ama serin bir uzaklıkta kalıyoruz; diyaloglar kısa ve öz, dram arttırıcı açıklamalara, ballandırmalara yer yok.
Uthaug’un böylesine bilindik bir öyküyü, korku türünde daha önce defalarca –hem de aynı şekilde– tatmin edilmiş bir izleyici için hala ilgi çekici kılabilmesinin en önemli nedeni şüphesiz mekan, dekor ve görüntü yönetimi. Bu alanlarda belli ki kendine çok inanan yönetmen güvendiği silahlarına sıkı sıkıya tutunmuş. Neticede bu öyküyü kotarmakta da yanılmıyor.
Şeytanın Oteli gibi türünün tüm geleneklerine harfiyen uyan klasik bir korku filmi Hollywood’dan çıksaydı, artık Hollywood’un tükendiğini, bayağılaştığını düşünebilirdik. Ama Hollywood böyle bir film yapmaya kalksaydı Şeytanın Oteli’ndeki sıkıntı verici çiğlik ve sadelik, yerini bol dram ve aksiyonla beslenmiş pahalı bir prodüksüyona bırakırdı. İskandinav sinemasının boşluk ve çaresizlik kokan, uzaklık ve kayıtsızlıkla işlenmiş ruhunun getirdiği korkuyu veremezdi. Bana göre bu filmin özelliği ve izlenilebilirliği de buradan doğuyor. Şeytanın Oteli korku-severler için koleksiyonlarına ekleyebilecekleri gıcır gıcır bir eski moda klasik.
Selin Sevinç