28. İstanbul Film Festivali’nin çeşitli bölümlerinden çarpıcı örneklere burada değinmek istiyorum.
Yıllara Meydan Okuyanlar bölümünün bu yıl Berlin Film Festivali’nde yarışmış olan usta Fransız yönetmen
Bertrand Tavernier imzalı
Sislerin İçinden filmi, festivalin merakla beklenen filmlerindendi. Amerika’da Amerikalı bir kadroyla çalışan Tavernier başrollerini
Tommy Lee Jones, John Goodman ve
Peter Sarsgaard’ın paylaştığı filminde, esrarengiz birtakım cinayet vakalarıyla bölgede yaşayan bir film yapımcısı arasında bir bağ olduğunu keşfeden bir dedektifin olayın üzerindeki sis perdesini kaldırma çabalarını anlatıyor. Jones’un azimli, inatçı ve hiç şakası olmayan dedektif yorumu ve metnin gücü, filmi herhangi bir esrarengiz suç filminden ayırmaya yetmiyor.
Festivalin yarışma dışı bölümünde yer alan
Evlilik Sınavı, aristokrat bir İngiliz ailesine gelin giden Amerikalı bir kadının İngiltere’deki yeni yaşamına ve ailesine, özellikle de kendinden ilk bakışta nefret eden kayınvalidesine alışma sürecini konu alıyor. Avustralyalı yönetmen
Stephan Elliott’ın yönetimindeki film,
Jessica Biel, Kristin Scott Thomas ve
Colin Firth gibi yıldız oyuncuları, İngiliz ve Amerikan kültürlerine eğlenceli bir bakış yönelten bir romantik komedide bir araya getiriyor.
Dünya Festivallerinden bölümünde bambaşka bir coğrafya ve kültürden bambaşka bir sinema tadı getiren
Tulpan adlı Kazak film, festivalin keyifli filmlerindendi. Yazar yönetmen
Sergei Dvortsevoy, Kazak bozkırlarında yaşayan bir ailenin ölü doğumlarla sarsılan koyun sürüleri ve bir türlü evlendiremedikleri akrabaları çevresinde dönen samimi ve komik bir öykü getiriyor perdeye. Yüzünü bile görmediği Tulpan adlı kızla evlenmek isteyen genç bir adamın bozkır yaşamında bekar bir erkek olarak ailesine yük olma sıkıntısı üzerinden son derece yalın ve hayata dair bir öykü anlatan
Tulpan,
61. Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış ödülünü almıştı.
Festivalin Aşk Olsun bölümünde ise
Ingmar Bergman’ın
Evlilik Yaşamından Sahneler’ini andıran İsveç filmi
Cennetin Yüreği dikkat çeken filmlerdendi. Genç yönetmen
Simon Staho, uzun süredir evli olan iki çiftin ev ziyaretleri sırasında yaptıkları evlilik, aldatma, tutku, güven ve zina konulu tartışmalarından doğan beklenmedik gelişmeleri anlatıyor. Sıradan birer sohbet gibi görünen tartışmalarda, teoride yenilikçilerle teoride tutucuların pratiğe gelince nasıl bambaşka yerlere yönelebildiklerini, evliliğin ve aşkın aslında bir kimlikler savaşı olduğunu gösteren ince dönüşler, enfes diyaloglar var. Topu topu iki evde dört kişiyle nasıl sürükleyici ve heyecan verici bir film yapılabileceğine örnek.
Festivalde Ergenlik Filmleri
Bu yıl festivalde bol bol gençlik filmleri yer alıyor. Ergenlikten yetişkinliğe geçerken yaşanan sancılı dönem, gençlere ilham ve yön veren ya da baskılayan; yoldan çıkaran ya da yola sokan psikolojik, duygusal ve zihinsel gelişmeleri eksenine alarak birbirinden keyifli filmler doğuruyor.
Bunlar arasında en çarpıcı olan iki film Fransa ve Rusya’dan geliyor. Genç Fransız yönetmen Sylvie Verheyde’nin biyografik filmi Stella, bar işleten ailesiyle kalabalık, gürültülü, içkili ve dumanlı bir ortamda yaşayan Stella’nın yeni başladığı okulda kurduğu ve kuramadığı dostlukları, dersleriyle ve ergenliğiyle boğuşmasını, delikanlı enerjisini kavgalardan dostluklara kadar çeşit çeşit yönlere savurmasını anlatıyor.
1984 doğumlu genç Rus yönetmen Valeriya Gai Germanika’nın ilk uzun metraj kurmaca filmi Ben Hariç Herkes Ölsün ise üç kız arkadaşın okullarında verilecek bir disko gecesine hazırlanma sürecini anlatıyor. Cinselliklerini yeni yeni keşfetmeye başlayan, alkole ve dansa meraklı kızlar, bir iki gün içinde baskıcı aileleriyle boğuşup beğendikleri genç adamları etkilemek, hayal ettikleri, macera saydıkları hayatları yaşamak için mücadele veriyorlar. Yönetmenin belgeselci geçmişi bu filmde, araştıran, meraklı bir kamerayla, çekincesiz sert bir dille ve soğukkanlı bir yaklaşımla kendini gösteriyor.
Festivalde iki çarpıcı ergenlik filmi de İngiltere’den geliyor. Yönetmen Kenneth Glenaan Yaz’da, iki yetişkin adamın dostluklarının dönüm noktasında, birlikte geçirdikleri belki de son sorunsuz ve özgür yazlarına geri dönüşlerle bir ergenlik ve dostluk öyküsü inceliyor. Yetişkin bir adamın tüm pişmanlıkları, emekleri ve kaybettikleri, yıllar öncesinde aşkı tattığı ve hayatını kendi elleriyle şekillendirdiği o son yaza bağlanarak bir hesaplaşma/kabullenişin nostaljik ve hüzünlü bir portresini çiziyor. Elbette klasik bir İngiliz kara mizahı bu filmde de eksik değil. Robert Carlyle’ın iç parçalayıcı ince performansı görülmeye değer.
Yükselen genç İngiliz yönetmenlerden Shane Meadows’un son filmi Somers Town da yine iki genç adamın arasında kurulan beklenmedik dostluğa ve birlikte geçirdikleri aylak zamanlara yöneliyor. Polonyalı bir göçmenle evini terkedip Londra’ya gelmiş serseri bir İngiliz çocuğun arasında kurulan dostluk, hem ikilinin kültürel farklılıklarına hem de hiçbir farklılığın bir şekilde birbirlerine ihtiyaç duyan iki insanın arasında duramayacağına işaret ediyor. Ortak bir aşk ve birlikte öldürdükleri zamanlar, iki gencin henüz başında oldukları hayatlarında unutulmaz anılar haline gelirken, biz de bu hoş boşluğa tanık oluyoruz.
Selin Sevinç