|
| |
|
| Scorsese’nin nostaljik bir stil ve anlatıcılığı benimsediği enfes bir tür filmi. Dramatik iç ve dış çatışmaları bu kadar derin ve zengin, gerilim dozu bu kadar yüksek, olay örgüsü ve tonu bu denli esrarengiz ve sürükleyici bir filmle sık sık karşılaşmıyoruz... tam bir görsel, işitsel, zihinsel şölen ve de sinemanın ve bir insan öyküsünün -ki tüm psikolojik, politik, estetik elementleriyle örülmüş- rastlanabilecek en bütünlüklü ve kudretli yansımalarından biri... alabildiğine yoğun ve kalın bir anlamlar zinciri olan film, her nasılsa hiçbir zaman itmiyor, bıktırmıyor, yormuyor. detay >> |
| |
|
| Jeff Bridges’e Oscar adaylığı getiren Çılgın Kalp’i çok tanıdık ve bunaltıcı bir dram olmaktan çıkaran şey Bridges’in ta kendisi. Müzik dünyasının yorgun savaşçılarını, alkoliklerini, şöhretten fakirliğe, oradan da uçuruma sürüklenenlerini çok gördük, dinledik. Bridges’in performansı ise bu sıradan etiketlerin yapay trajedisinden değil, bulunduğumuz dünyada insan olmanın, hata yapmanın, pişman olmanın, kısacası mükemmel olmamanın hepimizin hissettiği doğal acılarından güç alıyor, kök salıyor. detay >> |
| |
|
| Film, fantastik oranlarda berbat bir hayatı ele alırken, baş karakterinin başına gelen şiddeti, sefilliği, yolun sonuna gelmişliği en ince detaylarına kadar hem görsel olarak, hem de en ufak diyalog parçasındaki rahatsız edici nüanslara kadar akla gelecek her şekilde resmediyor ve dillendiriyor... görsel ve tematik renkleriyle, sinema anlayışıyla, cesareti ve pervasızlığıyla, özellikle Oscar adaylıklarının da açıklanmasıyla beraber günümüz sinema endüstrisinin ince damarlarından emin adımlarla tırmanmışlığıyla dikkat edilmesi gereken bir film. detay >> |
| |
|
| Şair John Keats’in kısa yaşamının son yıllarını, o dönemde büyük bir aşk yaşadığı kadının gözlerinden anlatıyor. Hiçbir kazancı olmayan zavallı bir şair olan Keats ile sevgilisi arasında ekonomik nedenlerden ötürü bir türlü evlilikle sonuçlanamayan ilişki, ikili arasındaki çekim hiçbir zaman keşfedilemeden, izleyicide iki sevimsiz karakterin arasında gidip gelen bir kısır döngüsünden öte bir duygu uyandıramadan son buluyor. Klasik bir Campion duygusallığıyla resmedilmiş film, tüm görsel şıklığına rağmen kaskatı oyuncularının ve tek notalık senaryosunun kurbanı oluyor. detay >> |
| |
|
| detay >> |
| |
|
| Burton’ın o her filminde tekrarlanan, dolayısıyla çoktan olağandışılığını da çekiciliğini de kaybetmiş olan fantastik dünyası Alis’in Harikalar Diyarı’nı da allayıp pullamaya elverişli; ancak bir o kadar da öngörülebilir ve sıkıcı... Burton’ın, öyküsünün teması, mesajı ve finaline bakmadan gotikleştirdiği güzelim karakterler, kafasına göre olmadık yere mührünü basma küstahlığı, bana bu yolculuğun Alis’in harikalar diyarına değil, Burton’ın kompleksler kuyusuna gideceğini anlattı... Burton filmi izlemek isteyenleri bir daha Burton filmi izlememek konusunda ikna edebilir. detay >> |
| |
|
| Ümit Ünal’ın son filmi Ses, dünya gerilim filmleri külliyatına Türkiye’den bir giriş yapmak yolunda atılmış hakkı yenilmeyecek bir adım. Selma Ergeç’in saf bir doğallıkla canlandırdığı Derya’nın buhranlı öyküsü, elbette dünyada benzerlerine çok fazla rastlansa da sürükleyici bir macera; içinde derinlere yerleşmiş korkular barındıran genç bir kadının içindeki şeytanla yüzleşme filmi... Türk filmlerinde sık sık karşılaştığımız türsel kararsızlık, estetik tutarsızlık ve matematiksel dengesizlikler eksik değil. Ama görsel ve işitsel olarak iyi kotarılmış. detay >> |
| |
|
| Yenilmez, Eastwood’dan yine insanlığı eşitlik ve hoşgörüye davet eden ilham verici bir öykü, bir anlamda bir hayat dersi... Morgan Freeman’ın konuşması, duruşu, gülümseyişi ve tüm sıcak enerjisiyle ustalıkla canlandırdığı Mandela ne zaman perdeye gelse adeta hayatı nasıl algılayıp nasıl yaşamak gerektiğiyle ilgili alçakgönüllü olduğu kadar da unutulmaz birer ders alıyoruz... Mandela’nın bu dersvari söylemlerini aktaran sahneler dizisi aynı zamanda ister istemez filme bir monotonluk getiriyor... Mandela’nın tüm hayatındansa hayatının kolektif mesajını veren kısa bir süreci ele almasıyla örnek bir biyografi ve Mandela’yı anlatan filmler arasında da parlayacak bir inci. detay >> |
| |
|
| 1963 yapımı Federico Fellini filmi Sekiz Buçuk’un müzikal uyarlaması Nine, bu fantastik dram ve müzikal bileşiminin vaat ettiklerinin aksine hayal kırıklığı yaratıyor. Birbirinden yetenekli, başarılı ve güzel kadın oyunculardan oluşan kadroyla beraber Daniel Day Lewis’i iddialı bir yapımda sahneye çıkartmak için zoraki uydurulmuş gibi bir his veren senaryo ve parçalarını oluşturan koreograflı sahneler, yamalı bohça gibi birbirine tutuşturulmuş, bir yüzeysel karakterden öbürüne sıçrıyor... Şarkılar ve koreografilere gelince, yapımın görkemi kadronun büyüklüğüyle örtüşüyor, ama şarkılar son derece sıradan ve unutulmaya mahkum. detay >> |
| |
|
| Cennetimden Bakarken, hayatın soğuk ve acımasız yüzüyle, sıcacık ve yaşanmaya değer yanlarını çarpıcı bir şekilde yan yana getiriyor. Fantastik görünen öğeler tam tersine hayatın ta kendisine, günümüzde sık sık duyduğumuz, alışageldiğimiz dehşet verici olaylar ise karanlık bir akıl dışılığa işaret ediyor. Filmde bu birbirine geçmiş kontrast ve çelişkilerden akla düşecek çok malzeme var. Filmin hem bu içerik zenginliğinin hem de görsel güzelliklerinin tadını çıkarmanızı öneririm.detay >> |
| |
|
| Şimdiye kadar gördüğümüz Atatürk portrelerinin tüm tuzaklarına hiç atlamadan teker teker düşmüş, klişeler ve beceriksizlikler yumağı bir portre... Mustafa’yı anlamak, gelecekteki yüceliğinin belirtilerini gözlemlemek şöyle dursun, Bozok’un onsuz bir hayat düşünemediği adama karşı ne sempati ne hayranlık duyabiliyoruz... ülkemiz ve dünya için yüce bir devlet adamını hayranlıkla ve kendi hayatlarımız ve günümüz Türkiyesi için de dersler çıkararak izlemek yerine sıkıntıya boğuluyor, saatin bir an önce 9’u 5 geçmesini bekliyoruz ne yazık ki. detay >> |
| |
|
| Aşk Dersi muhafazakarlığın para ve güç karşısında yumuşayan parmaklıklarından, aile kavramının sarsılmazlığına, genç kız olmanın ve yetiştirmenin kaygan zeminine, insan zaaflarının yıkıcılığı ve öğreticiliğine kadar hayatın pek çok alanına erdemli bir bakış yöneltiyor. Bir genç kızın hassas bir çağında aşktan yola çıkarak hayata dair herkesin bir şeyler bulabileceği hem çok şık hem de renkli bir resim çiziyor. Hayatında öğretildikleri ve kendisinden beklenenler konusunda şüpheye düşmüş herkes için lezzetli bir beyin cimnastiği. detay >> |
| |
|
| Benicio Del Toro’nun Kurt Adam rolü için uygunluğu ve Anthony Hopkins’in ve yükselen aktris Emily Blunt’ın projedeki varlığı ilk bakışta başarının Kurt Adam’ın alın yazısı olduğu izlenimini veriyor. Ancak durumun hiç de öyle olmadığı yavaş yavaş kendini belli ediyor. 1990’ların basit öykülere dayanan ve tek hedefi kan ve vahşet saçmak olan ikinci sınıf televizyon filmleri gibi kuru ve ruhsuzca başlayan film, ilerleyen dakikalarda izleyiciyi şaşırtmayacağını daha bir kanıtlıyor. Artık göz alışkanlığından dolayı etkilenmemeyi öğrendiğimiz görsel efektler de fikrimizi değiştirmeye yetmiyor. detay >> |
| |
|
| Ülkemizde de beğeniyle takip edilen Güney Koreli yönetmen Park Chan Wook’un merakla beklenen son filmi Kan Arzusu yine yönetmenin ayrıksı romantizm anlayışını, karanlık mizahını ve gerek görüntüleri, gerek sanat yönetimi, gerekse montajıyla yarattığı alışılagelmedik görsel dünyasını izleyiciye sunuyor. Film, iki saati aşkın süresi ve yer yer kanlı, daima absürd evreniyle izleyiciden belli bir tolerans görebildiği ölçüde kabul görecektir. Şaşırtıcı bir vampir filmi - tüyler ürpertici bir aşk öyküsü bileşimi olarak enteresan, ama dayandığı fikri hızla eskiten bir çalışma. detay >> |
| |
|
| Harry Potter serisinin büyücülük çerçeveli konusunu Yunan mitolojisine adapte eden fantastik macera Percy Jackson, hemen hemen aynı kitleyi aynı yollardan tavlamaya çalışmasıyla rahatsız edici. Öte yandan Harry Potter’ın son derece bayağı bir seri filmi doğurabilmiş ve izlenmiş olmasına bakılırsa Percy Jackson’ın eksik bir tarafı neden olsun! En azından Steve Coogan, Uma Thurman ve Rosario Dawson’ın minik ama kurtarıcı performansları filmin fantastik aksiyon yüklü çehresine gerekli bir mizah katıyor. detay >> |
| |
|
| Luc Besson’ın ikinci animasyon filmi, Arthur ile Minimoylar’ın (2006) devamı ve üçüncü bir Arthur filminin de habercisi. Bir filmi devam ettirip üçüncü bir film için merak uyandırmaya kalkarken Besson, ne başı ne sonu anlam ifade eden, kendi içinde de ne çok orijinal ne de heyecan verici olmayı bilen bir film yapmış. Minimoylar’ın dünyası her ne kadar yaratıcı hoşluklara sahne olsa da tüm bunlar filmin iki boyutlu karakterleri ve sıradan olay örgüsünü unutturmuyor. Çocukları götürecek çok daha iyi çizilmiş ve tasarlanmış fantastik filmler var, Minimoylar boşluk doldurmuyor. detay >> |
| |
|
| Film, 60 yaşlarındaki kahramanını gelecek misafirleri için ufak hazırlıklar yaparken gösteren ilk planlarından itibaren nedeni henüz bilinmeyen, ama izleyicinin boğazına koca bir düğüm yerleştirebilecek bir trajedi duygusuyla yüklü... Aile arasındaki yabancılık, ölümle beraber değişen aile dinamikleri, ebeveyn ve çocuklar arasındaki suçluluk ve pişmanlıklarla üzeri örtülen, ancak pratik hayata yansıdığından çok daha farklı olabilen sonsuz sevgi ve bağlılık, Herkesin Keyfi Yerinde’de çok yalın ve dokunaklı yöntemlerle anlatılmış. detay >> |
| |
|
| Tanrının Kitabı’nda Hughes Biraderler kalkıştıkları aksiyon-western’in altını dolduramadıkları gibi ‘din günü kurtaracak’ masalının da potansiyel anlamlarının içini boşaltıyorlar. Ortaya iki taraftan da bir şeye benzemeyen, üstelik iç bunaltıcı olay örgüsü, çizgi roman’dan fırlamış iki-boyutlu karakterleri ve kendini bir şey sanmaya meyilli çamur gibi görüntüleriyle zaman kaybı bir film çıkıyor. detay >> |
| |
|
| Romantik Komedi her tarafından sahtelik akan bir film her şeyden önce. Üstelik bir de ortada izlenmeye değer bir öykü, karakterler, oyuncular, tasarım ya da herhangi bir şey varmış gibi iki saat sürüyor! Bana göre sabır sınayan ve aşk, romantizm, mutlulukla ilgili çok yanlış ve de çirkin bir resim çizen bir film. Arkanızı döndüğünüze en pişman olmayacağınız romantik komedi bu olabilir. detay >> |
| |
|
| İntikam Peşinde, aynı adlı 1985 BBC yapımı mini-dizinin Hollywood uyarlaması olarak orijinal dizinin dram ve polisiyeyi harmanlayan, kentin ve devletin kurulu ‘yeraltı’ sisteminin karanlık atmosferini vurgulayan, ana karakterini kahramanlaştırmaktansa gerçekler için mücadele veren bir kurban olarak betimleyen yapısını Boston’da devletin döndürdüğü dolapları araştıran kederli ve işini bilen bir polise uyarlamış. Sonuç, etkili ve sürükleyici bir polisiye-macera olduğu kadar kendine has ironik bir mizahı içinde barındırmasıyla enteresan, olay dönüşlerindeki yarı-kapalı nüanslarıyla farklı bir film. detay >> |
| |
|
| İlişki Durumu: Karmaşık, açıkçası pek de karmaşık bir ilişki durumunun öyküsü değil. Yıllarını beraber geçirdikten sonra yollarını ayırmış iki insanın birbirlerine duydukları o eski duyguları yeniden yaşayıp o zaman beceremediklerini şartlar daha elverişli olduğunda başarıp başaramayacakları sorgulanıyor... Konu malum çok enteresan değil. Yanıtı da basit üstelik. Filmin başından itibaren karakterlerin nasıl bir rota izleyeceklerini tahmin etmek hiç güç değil. Filmi enteresan, komik ve duygulu kılan en başta Meryl Streep ve Alec Baldwin’in performansları. detay >> |
| |
|
| El kamerasıyla çekilen kayıtlardan ibaret olan korku filmleri -özellikle de zombi filmleri- furyasına bir örnek de Türk sinemasından geliyor. Türk bir zombi filmi gereksinimi içinde olduğumuz son derece şüpheliyken, Ada: Zombilerin Düğünü bir de bu korku türünün parodisini yapıyor. Yani aslında hala Türk bir zombi filmi yok, yalnızca ‘zombi’ temalı bir Türk komedisi var. Nitekim Ada hiçbir şekilde ürpertici ya da gerçekçi olmaya çalışmıyor. Türklerin genelde yabancılarla ilişkilendirdiğimiz durumlarla karşılaştığında akıllarına gelen türlü laf kalabalıklarından oluşan bir seri fıkrayı andırıyor. detay >> |
| |
|
| Disney eski moda el çizimi bir animasyon tekniğiyle günümüzün animasyon teknolojisine arkasını dönerek yapıyor. New Orleans’ta cazımtırak müzikler eşliğinde geçen öykü, hayatta aslında nelerin önemli olduğunu yalnızca çocuklara salık vermiyor, yetişkinler için de üstü kapalı bir dikkat bayrağı çekiyor. Prenses ve Kurbağa, cumartesi ve pazar sabahları çocukları televizyon başına toplayan Disney çizgi filmleri kadar yalın ve yakın. Müzikleri ve içtenlikleriyle nostalji dozunu daha bir artıran karakterleriyle görülmeye değer. detay >> |
| |
|
| Morganlar Nerede?, yine başrolünde Hugh Grant’ın oynadığı Söz ve Müzik’ten sonra yönetmen Marc Lawrence’ın düşüşe geçen grafiğinin habercisi. Hugh Grant’la belli ki sıkı dost olan Lawrence, Grant’lı romantik komedi denemelerinin üçüncü hamlesinde artık bu işe son vermesi gerektiğinin mesajını almış olsa gerek. Nitekim film, nadiren ortak bir görüşte birleşen eleştirmen ve izleyicileri aynı çatı altında toplamayı başaracak denli bayat. detay >> |
| |
|
| Ejder Kapanı, Amerikan polisiye gerilim filmlerinin hemen her anlamda bir kopyası. İşler her ne kadar Türkiye’de işleyeceği gibi kimi tasarıma dair karakteristik özellikler, diyaloglardaki absürtlükler ve Türkiye’ye has bir tonla yürüse de, karakterlerin arka plan bilgilerinden olayların çözülüş matematiğine kadar her şey taklit kokuyor. Birçok mantıksızlık ya da ‘kısa düşünmüşlük’ de cabası. Görüntüler, atmosfer ve diyalogların doğala yakın aktığı birkaç yer dışında film cılız bir öykünmeden ibaret. detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 |
| |
| |
| |
| |