|
| |
|
| Aşk Ateşi’nin öyküsü ve senaryosu zayıf değil. Parçaların ayrışması ve yeniden bir araya gelişi -amaç buysa- karakterler ve öykü üzerinde bir esrar yakalamak ve onları son noktada bütünleştirmek adına yerli yerinde. Ama ister istemez bu tekniğin bayatladığı ve izleyiciyi şaşırtmaktan da uzaklaştığını görememek garip. Aşk Ateşi yine de son zamanlarda vizyona giren dramlar arasında belli bir naifliği ve duygusallığı yakalamış kimi hoş anlarıyla insanı sürükleyebilen bir film. Charlize Theron, Kim Basinger ve genç oyuncu Jennifer Lawrence’ın performansları etkileyici. detay >> |
| |
|
| Hain, yasadışı eylemleri FBI tarafından soruşturulan şüpheli bir adamın geçmişi ve ilişkileri üzerine giderek, komplolar ağında hainliğin kime, neden yapıldığını araştırıyor... Sonuçta yine terör temalı bir Amerikan filminde sözde dengeli ve özeleştirel bir yaklaşım, dikkatli bir izleyici karşısında tuzla buz oluyor. Amerika’nın terör propagandasına hizmet etmekten öte duramayan bir film daha izlemek isteyenler için Hain, ağır tempolu, kompleks, karakterleri ve olay örgüsü doğrultusunda tutarlı ve tatmin edici bir aksiyon gerilim. detay >> |
| |
|
| Kuzey, geçirdiği sinir krizinin ardından hüzünlü bir inzivaya çekilen Jomar’ı eski kız arkadaşını ve varlığından çok sonra haberdar olduğu dört yaşındaki oğlunu aramaya çıktığı bir yolculukta izliyor. Film, Norveç sinemasını, doğasını, kültürü ve mizahını merak edenler için iyi bir örnek. Katıldığı festivallerde büyük ilgi gören film, Norveç’te de ulusal ödüller kazandı. detay >> |
| |
|
| Öncelikle kıyamet-sonrası karanlık bir dünya çizerek yola çıkan Terminatör: Kurtuluş, bu bunalımlı dünyanın içinde Terminatör filmlerinin öncelikli hedefi olan gerilim yoluyla eğlendirme düsturunu unutmuşa benziyor. Terminatör: Kurtuluş’ta eğlence, heyecan ve gerilim dozu efekt bombardımanına tutularak yitip gitmiş aksiyon sahneleri gibi falzasıyla ruhsuz. Tek amacı belli plot noktalarını ve dönüşlerini tutturmakmış gibi yazılmış, ’insanoğlu makinaya karşı’ maço laflarıyla donatılmış, Bale’in zaten gölgede kalmış Connor karakterine hiçbir karizma katamadığı film, bir türlü doğru notalara basamıyor. detay >> |
| |
|
| Aşk Uğruna’nın enteresan tarafı şüpheli bir portre çizen Lisa’nın suçlu olup olmadığının uzun bir süre bulanık bırakılması ve Julien açısından gerçeğin ne kadar önemsiz, sevginin ise ne kadar değerli olduğu. Sıradanlığı sürekli vurgulanan çaresiz bir adamın büyük bir kayıp karşılığında neler yapabileceğini gösteren film, enteresan bir şekilde empati kurulabilen akıl almaz bir yolculuk. Aşk Uğruna herkesin farklı şekillerde karşı karşıya kalabileceği fedakarlık ve cesaret gerektiren bir durumu, herkes gibi bir adamın açısından ele alarak yalnızca bir gerilim olmakla kalmıyor, aynı zamanda da gerçekçi bir dram olarak başarı gösteriyor. detay >> |
| |
|
| Tanrı Kent (2002) filmiyle tanınan Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles bu roman uyarlamasında da toplumsal hassasiyetlerini öne çıkarıyor. Ancak Körlük kendi ahlakçı mesajlarına boğulmuş neredeyse can çekişiyor. Kendisini ve zaten hiç de üstü kapalı olmayan söylemlerini fazlasıyla ciddiye almaktan, üstüne üstlük -ironik olarak- gerçekçilikten çok estetiğe eğilmekten filmin tadı her geçen dakika kaçıyor. Körlük, amacından sapmış, fazla stilize ve dramatik gücü beklenildiğinden çok daha zayıf bir film. Sabırsızca diplere çöken bir bunaltının filmini izlemek kolay değil. Meraklılarına... detay >> |
| |
|
| Amerikalı yönetmen Courtney Hunt’ın ilk uzun metraj filmi her bakımdan hayranlık uyandırıyor. Herhangi bir dramatizasyondan kaçınan soğuk bir gerçekçilikle aktarılan iki kadının çaresizliği, tam da bu yüzden çok daha dramatik ve etkileyici. Yaşadıkları sefil hayatları gerçek bir kabullenmişlikle yaşayan iki kadının olağan durumlarının ta kendisi tüyler ürpertmeye yetiyor... Donmuş Irmak çok basit, lineer ve tanıdık bir öykü olmasına rağmen insan hayatının çok temel bir gerçeğine, ölüm-kalım savaşına odaklanıyor. detay >> |
| |
|
| Noel Coward’ın oyunundan perdeye uyarlanmış film, her ne kadar açıkça orijinal metnin marifetinden kaynaklanan keskin bir nüktedanlıkla artı puanlar toplasa da, eski moda laf oyunlarının, tipik gelin-kaynana sürtüşmelerinin ve yeterince zemin kazanmayan İngiliz aristokrasisi eleştirisinin yanında devleşen yüzeysel bir Amerikan dürüstlük ve yenilikçilik propagandasının kısa sürede tadı kaçıyor... Eski moda bir komedi olarak ve birkaç keyifli performans için izlenebilir. detay >> |
| |
|
| Wenders’in ayrıksılığı seçtiği mekanlar, müzikler ve karakterlerin yanı sıra ritim ve renk seçimleriyle gelen ‘başka’ bir atmosfer/evren yaratımı. Palermo sokaklarında yabancılık ve keşif duygusunun nasıl yerini tekinsizlik ve gerilime bırakabildiği; ‘kendi’yle ‘öteki’ arasında gidip gelen ‘düşman kim?’ karmaşası; tutunacak dal arayan bir adamın beklentisiz yolculuğunu izlerken yaratılan -izleyici için de öznel bir sorgulamaya yer açan- boşluk... Ölüm ve hayatın anlamlarını yeniden düşünmek için sakin bir kafa yorma, resimlere ve müziğe kendini bırakma için iyi bir fırsat. detay >> |
| |
|
| Kore yapımı orijinal filmin yeniden yapımı Davetsiz’in, gerek olay örgüsü gerekse artistik tasarımıyla orijinalinden daha az esrarengiz olduğu söyleniyor. Klasik bir Hollywood gerilimi olarak yeniden şekillendirilmiş film, her ne kadar öykünün tamamını tepetaklak eden son on dakikasıyla şaşırtsa da, uzak doğu korku sinemasının tüyler ürpertici bulanıklığından keyif alan deneyimli korku sineması izleyicileri için çocuk oyuncağı gibi gelebilir. Tüm gerilim gücünü ani zıplamalardan alan film, çocuksu bir korkutma taktiği seçtiği için zaman zaman itici ve banel kaçıyor. detay >> |
| |
|
| 62. Cannes Film Festivali’nde 24 mayıs pazar gecesi ödül sahipleri belli oldu. Gecenin galibi The White Ribbon filmiyle Michael Haneke oldu... Bu yıl Cannes Film Festivali belki de en dünyaca tanınmış ve tarzlarında ustalaşmış yönetmenlerin en yeni filmlerine ev sahipliği yaptı. Ana yarışma seçkisi her ne kadar önemli yapıtları içerdiyse de filmlerin çoğunluğu iki saati aşkın süreleri, tek ve dar bir konu üzerinden akan bitmek bilmeyen olay örgüleri ve stilistik hırslarla zayıflayan/sarkan dramatik yapıları dikkat çekti. detay >> |
| |
|
| 62. Cannes Film Festivali’nin son günlerine yaklaşırken yarışma bölümünün merakla beklenen filmleri kimi zaman beklentileri fazlasıyla karşılayarak, kimi zaman hayal kırıklığına uğratarak izleyici karşısına çıkmaya devam ediyor... Elbette yarışma filmleri arasında en heyecanla karşılanan film Quentin Tarantino’nun enternasyonel bir yıldız kadrosuyla basının yoğun ilgisini toplayan Inglourious Basterds adlı filmi oldu. Festival için ucu ucuna yetişen, çekimleri üç ay önce tamamlanmış, geçtiğimiz yaz sonuna kadar ise yapım için hiçbir hazırlık bile henüz yapılmamış filmin basın toplantısında Tarantino ve ekibi, neredeyse orada olduklarına inanamayan bir şok ve sevinç içindeydi. detay >> |
| |
|
| Müzede Bir Gece 2’de ne yazık ki ilk filmin orijinalliği ve sevimliliği yok. Yeni karakterler zorlama bir senaryoda bir araya getiriliyor ve eski filmin heyecanını ayakta tutmakta zayıf kalıyorlar... Filmin en üzücü yanı ise enerjisine ve mizah gücüne her zaman güvenebileceğimizi düşündüğüm Ben Stiller’ın donuk performansı oldu. Stiller sanki işinden ve karakterinden sıkılmış, filmin sonunu zar zor getiriyor. Azaria ve Adams’ın hareketliliği yanında hayatından bezmiş bir Stiller büyük bir hayal kırıklığı. detay >> |
| |
|
| 62. Cannes Film Festivali hızla devam ederken, resmi yarışma bölümünün iddialı başlıkları da belli olmaya başladı. Fransız yönetmen Jacques Audiard’ın filmi A Prophet, 19 yaşında ufak suçlar işleyip altı yıl hapis cezasına çarptırılmış Fransız-Arap bir gencin, hapishanenin mafya ağı içinde ayakta kalma, ve hatta bu beklenmedik hayat okulunda topladığı yıldızlarla peygamber-vari bir dokunulmazlık ve nihayetinde kendi kişisel krallığını kurma sürecini konu alıyor. detay >> |
| |
|
| 62. Cannes Film Festivali’nde yarışma filmleri yavaş yavaş sinemaseverlerle buluşmaya başladı. Un Certain Regard bölümünün de açılışı perşembe gecesi İranlı yönetmen No One Knows About Persian Cats adlı filminin gösterimiyle yapıldı. Resmi yarışma bölümünün ilk gösterimi Çinli yönetmen Lou Ye’nin filmi, Spring Fever’dı. Bir kadının takip ettirdiği kocasının sonunda bir erkekle yaşadığı eşcinsel ilişkiyi keşfetmesiyle başlayan film, bol bol eşcinsel cinsellik görüntüleriyle dolu iki saati aşkınlık süresi ve dijitalden 35 mm’ye aktarılmış çamurlu görüntüsüyle festivalin en tatsız ve sıkıcı filmlerinden olacağa benziyor. detay >> |
| |
|
| İlk uzun metraj filmini çeken Emre Akay, Adab-ı Muaşeret’le ülkemizde liseli kız eteğinin gördüğü rağbetten faydalanan okul filmleri furyasına yeni bir soluk olmak, biraz da Hababam Sınıfı mizahını yeniden canlandırmak üzere yola çıkmışa benziyor... Adab-ı Muaşeret, gençlik filmlerine merak duyan izleyici için ne olursa olsun hafif kutunun dışına çıkmaya çabalayan bir film olarak tatmin edebilecek, ancak sinema başarısı minimal düzeyde bir okul filmi. detay >> |
| |
|
| 62. Cannes Film Festivali bu akşam yapılacak açılış töreniyle Grand Lumiere Tiyatrosu’nda resmi olarak açılıyor. Bugün, henüz yarışma filmleri görücüye çıkmadan önce, festival ana jürisinin basın toplantısı yapıldı. Ünlü Fransız aktris Isabelle Huppert’in başkanlığını yaptığı jüri, geçen yıl festivalde aldığı En İyi Yönetmen ödülünün yanı sıra son üç filmiyle de Cannes’da büyük ses getiren Nuri Bilge Ceylan; roman ve öykülerinin yanı sıra senaryo yazarlığıyla da edebiyat ve film çevresinde büyük başarılara imza atan İngiliz yazar Hanif Kureishi... detay >> |
| |
|
| 1977’de San Francisco Şehir Meclisi’nde yöneticiliğe seçilen ilk eşcinsel kimliğiyle tanınan kişi olan Harvey Milk’in öyküsünü belgeselvari bir anlatımla perdeye taşıyan Milk, her şeyden önce Amerikan tarihinde bir insan hakları hareketi olarak önemli bir yer eden bir olayı izleyiciye ulaştırıyor. Yalnızca eşcinsel bir adamın/toplumun başkaldırısı olarak değil, politik bir devrim ve insan hakları zaferinin belgesi olarak Harvey Milk’in öyküsü, herkese ilham kaynağı olabilecek ışıklı bir yolculuk. detay >> |
| |
|
| 1960’larda TV dizisiyle ve daha sonra da 80ler 90lar’daki film versiyonlarıyla izleyicinin karşısına sık sık çıkan Star Trek serisini yeniden ayaklandıracak film, serinin hayranlarına yeni maceralar müjdelerken, seriye yabancı yeni bir jenerasyon için de müptelası olunacak bir başlangıç filmi armağan ediyor. Yılların eskitemediği Spock, James T. Kirk ve birçok tanıdık karakter yeni reenkarnasyonlarıyla hem eski hem yeni izleyicilerini unutulmayacak bir uzay yolu macerasına çıkarıyor... Star Trek hem bol esprili, çatışmalı ve aksiyonlu, hem de elindeki tanıdık materyali yaratıcı bir şekilde kullanabilen bir bilimkurgu macerası. detay >> |
| |
|
| Usta, ilk Türk yapımı uçağı yapmakta inat eden bir oto tamircisinin büyük tutkusu uğrunda yaşadıklarını konu alıyor... İlk uzun metraj filmini çeken yazar-yönetmen Bahadır Karataş, Usta’yla Türk sinemasında kolay kolay yapılamayanı başarıyor: hem siyasi/toplumsal bir çerçevede bir öykü kurmak, hem de bunu güzel ve sıcak bir öykünün içinde eriterek nihayetinde karakterlere, atmosfere, ilişkilere, duygulara ağırlık veren bir yolculuk anlatmak... Usta son zamanlarda gördüğüm hem en Türkiyeli hem de en evrensel Türk filmlerinden. detay >> |
| |
|
| Derviş Zaim’in 45. Antalya Altın Portakal Film Festival’nden ödüllerle dönen son filmi Nokta, istemeden bulaştığı bir suçtan kendisini arındırmaya çabalayan bir adamın öyküsünü geleneksel Osmanlı hat sanatının estetiğine uygun bir dille aktarıyor... Zaim tıpkı hat sanatında olduğu gibi Tuz Gölü’nün uçsuz bucaksız beyazlığı üzerinde tek planda kesintisiz ve akıcı bir biçimle çektiği filminde ne yazık ki zaman zaman bu biçimsel iddiasının sınırları içinde öyküye gerekli atmosferi, gerilimi, ruhu veremiyor. detay >> |
| |
|
| Çocuklar için iyiliğin gücünü göstermeyi hedefleyen, ‘önemli olan iç güzelliği’ mesajını defalarca yineleyen Igor, bol tekrarlı, özellikle orta bölümlerde sarkan, mizahı da averajın üstüne nadiren çıkan bir çizgi film. Animasyon olarak da olağanüstü zevkler vermekten yoksun. Çocuklar için televizyonda gösterilen çizgi filmler tadında bir eğlencelik olabilir ama her yaş grubuna hitap eden dahiyane bir animasyon için sıradaki Pixar filmini beklemek daha doğru olabilir. detay >> |
| |
|
| Film, sırayla tanıştırdığı birbirinden güçlü karakterlerinin her birine tadı damakta bırakacak şekilde ölçülü birer yer vermesi, beklenmedik ama şaşırtıcı derecede akıcı dönüşleri, kısa ve keskin diyalogları ve görsel efektlerinin şıklığıyla, çizgiroman uyarlamaları için olduğu kadar süper kahraman filmleri için de kaçırılmaması gereken bir örnek oluyor. detay >> |
| |
|
| Amerikan korku sinemasına göre hem çok daha ham ve sert bir dili, hem de çok daha şık ve soğuk bir estetiği olan Fransız korku sineması, nadir bir izleyiciye hitap etmekle beraber şok ediciliğiyle kayda değer... Akıllı ve kendinden emin öykü dönüşleri, cesur senaryosu, akıl almaz makyajları ve etkileyici performansları filmi ne kadar çekici kılıyorsa da bu dehşete şahit olmamak daha akıllıca olabilir. detay >> |
| |
|
| Belçika yapımı komedi Rumba, latin dansı konusunda iddialı ve bol ödüllü bir çiftin, geçirdikleri bir kazadan sonra değişen ve gittikçe komikleşen hayatlarına odaklanıyor. Neredeyse tamamen diyalogsuz, yalnızca müzik, renkler ve performanslarla beslenen film, şu an sinemanın geldiği noktadan bakıldığında, eski moda bir güldürüden öteye geçemiyor. Ne kadar iyi bir koreografileri ve içten performansları da olsa Dominique Abel ve Fiona Gordon, giriştikleri türün günümüzdeki kaçınılmaz kaderi olan sıkıcılıktan kurtulamıyor. detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 |
| |
| |
| |
| |