|
| |
|
| 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin son günlerinde, ulusal ve uluslararası yarışma filmleri görücüye çıkmaya devam ediyor. Her zamanki gibi bu festival yazıma da, yarışma filmlerinin ikinci grubuyla ilgili yazılarıma geçmeden önce haftanın önemli Akbank galalarından biriyle başlamak istiyorum. Usta yönetmen Michael Haneke’nin kariyerinin hala en başarılı filmlerinden kabul edilen 1997 yapımı Funny Games – Ölümcül Oyunlar’ın yine Haneke tarafından çekilen ABD versiyonu festivalin merakla beklenen gala filmlerindendi. detay >> |
| |
|
| Sonuçta Kalin’in hedefi ve yaklaşımı ne olursa olsun Vahşi Zarafet, eli yüzü düzgün, Moore’un güçlü performansını arkasına almış ve voyeur ruhlarımızı besleyen gerçek öyküsüyle de dikkate değer bir insanlık dramı. Katı ahlakçı izleyicilerin izlemekte zorlanabileceği, ama kimbilir belki de tam da bu yüzden izlemeleri gereken; aynı noktada ahlak anlayışları toleranslı izleyicilerin keyif alabileceği, ve tam da bu yüzden rahatsız olabilecekleri filmi izlemek konusunda karar sizin… detay >> |
| |
|
| 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ilk haftasını geride bırakırken, uluslararası yarışma filmleri yavaş yavaş gösterilmeye başlandı. Yarışma filmlerine geçmeden önce haftasonu galalarından biriyle yazıma başlamak istiyorum… Daha önce Makinist (2004) filmiyle tanıdığımız yönetmen Brad Anderson’ın Ocak ayında Sundance Film Festivali’nde galası yapılan filmi Sibirya Ekspresi bizde de ilk kez festival kapsamında gösterildi. detay >> |
| |
|
| Haftanın ikinci yarısının en önemli Akbank galası Sean Penn’in çok konuşulan filmi Into the Wild idi. Kolejden büyük başarıyla mezun olan, ama daha sonra kendinden beklendiği gibi üniversiteye girip kendine bir kariyer çizmek yerine tüm birikimini Afrikalı çocukları doyurmak için OXFAM’a bağışlayıp Alaska’nın vahşi doğasına doğru yola çıkan Christopher McCandless’in anılarından uyarlanan film, hem doğayla yaşam, hem de hayatı tüm çıplaklığıyla tanımak isteyen bir adamın aydınlanma süreci bakımından çok zengin bir içeriğe sahip… detay >> |
| |
|
| Filmin içindeki matematiksel bulmacalar öyküyü anlamak için bir ön koşul değil, ama eminim matematiksel bir bilgi ve beceri filmi daha ilginç kılacaktır. Yönetmenlerin asıl odaklandığı nokta ise, yaşamların bambaşka insanları nasıl bağladığı ve insanların hırs ve tutkularının bu bağları nasıl ölümcül bir oyun çerçevesinde bir araya getirebildiği. detay >> |
| |
|
| 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali 5 nisandan itibaren sinemaseverlere renkli bir film seçkisini ulaştırmaya başladı… Festivalin ilk Akbank gala filmi olan Beni Orada Arama – I’m Not There kuşkusuz festivalin en ilginç yapıtlarından biri. Bob Dylan’ın karmaşık ve çelişkilerle dolu hayatına kavramsal olarak altı açıdan yaklaşan filmde Bob Dylan’ı altı bambaşka karakter canlandırıyor. detay >> |
| |
|
| 5-20 nisan tarihleri arasında devam edecek olan 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali başlamadan önce, daha önce uluslararası film festivallerinde izlediğim ve ilk kez İstanbul Film Festivali sayesinde izleyiciyle buluşacak olan filmlerle ilgili yazdığım izlenim ve eleştirilerimi burada tekrar festival-severlerle paylaşmak istiyorum. Ayrıca yazının devamında FilmButik’te bu yıl takip edilecek filmlerden bir seçki de yer alıyor. detay >> |
| |
|
| Bakış Açısı’nda Travis, açıkça yalnızca tansiyonu yüksek bir aksiyon-gerilim filmi yapma hedefiyle politik söylemlerden kaçınıyor. Saf, anlayışlı, barışçıl ve sıfır insiyatifli Amerikan başkanının olaylara tepkileri olsun, çevresindeki adamlar tarafından yönetilmesi olsun pek inandırıcı değil. Daha fazla bir şey beklenmediği sürece film, aptalca olmasına karşın sıkıcı değil. Kafa boşaltmak isteyen gerilim-severleri iyi kurgulanmış tempolu ve heyecanlı bir aksiyon-gerilim bekliyor… detay >> |
| |
|
| Bu daha toparlak versiyonunda film, anlaşılan aynı zamanda karizmasından ve gerilim temposundan da çok şey yitirmiş. Pinter’ın diyalogları sık sık en vurucu ve nüktedan olması gereken yerde dümdüz ve sıradan oluveriyor… Çok daha keskin, dramatik ve iç gıcıklayıcı olabilecekken, aktörlerin omuzlarına çökmüş bir yük gibi görünen Ölümcül Oyun’un, ne bir tiyatro oyunu yerine bir sinema filmi olarak yapılmasını, ne de çok başarılı olan orijinalinin gerçek anlamda hiçbir yenilik katılmadan tekrarlanmasını anlayabildim. detay >> |
| |
|
| Savaş tarihinin en büyük dolandırıcılık öyküsü, sağlam performanslar ve filmin anlatım diline destekçi karanlık ve gri bir sinematografi eşliğinde Kalpazanlar’da hayat buluyor... Hayatta kalma arzusunun dayanılmaz şiddeti ve mahkumların duyduğu korkunç suçluluk ve utanç duyguları filmin siyah-beyaza yakın minimal renklerinde ve loş sinematografisinde; el kamerasıyla yapılan objektif çekimlerinde kendini açıkça hissettiriyor. detay >> |
| |
|
| Bir ailenin çocuğunu kaybettiğinde duyduğu acı ile ordunun, askerlerinin başına gelen bir olayı örtbas etmeye çalışmasının ortak öyküsünü anlatan Tanrının Vadisinde, yine gereğinden fazla başarı gören Crash ayarında, belki daha izlenmeye değer, ama neticede fazlaca aydınlatıcı ya da anlamlı olmayan bir Amerikan savaş dramı... Haggis, filmde egoizm ve maçoizm yüklü Amerikan zihniyetini simgeleyen Amerikan askerinin bu ‘beyinsizliği’nin, savaşın geniş ölçekte kaynağı mı yoksa bir sonucu mu olduğu konusunda fikir belirtmekte çekingen davranıyor ama Amerikan savaş öyküleri bu yumurta-tavuk ilişkisini sık sık akla getiriyor. detay >> |
| |
|
| 19. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Ulusal Yarışma bölümünde yarışan 10 filmden 8’ine de ödüller dağıtıldı; genel olarak eşitlikçi bir tutum gözlendi. Bu, aday gösterdiği filmlerin arkasında duran ve adaylıkların gerekçelerini de ödüllerle büyük ölçüde ifade eden bir yarışma yaklaşımıydı. Bu anlamda festivalin kararları anlamlı. Ancak özellikle Yanlış Zaman Yolcuları, Mavi Gözlü Dev ve Münferit gibi filmler festivalde değer görülen nitelikleri haricinde önce etraflıca başarılı bir sinema eseri olarak göremeyeceğimiz filmler olarak festivalde yer alması şaşırtıcı çalışmalar. Bu filmlerin Ankara’da boy göstermesi, Antalya’da ve İstanbul’da dışarda bırakılan filmlerin yılın festivalleri arasında bir yer bulmasına ön ayak olmak içindi sanki. detay >> |
| |
|
| Juno, liseli olmak ve yetişkin sorumlulukları almak arasında bocalanan; belli sosyal kimliklere uymak ve dışında kalmak konusunda toplumla çatışılan; sevgi arayışıyla bağımsızlık tutkusu arasında gidilip gelinen; hassas dengeleri olan teenage çağının, gerçekçi, doğal ve sempatik bir portresi... Page’in üstün yeteneği olmasa Juno karakteri çok yüzeysel bir ‘canı sıkılmış sorunlu teenage’ olabilecekken, çok derinlikli, duygusal ve sapasağlam bir kahramana dönüşüyor... Tamamı zekice örülmüş filmin girişindeki yarı-animasyon bile görmek üzere olduklarımızın biraz fantastik olduğunu kabul eden, ama gerçeklere de dayandığını haber etmekten çekinmeyen bir üslupla tasarlanmış. detay >> |
| |
|
| Uçurtma Avcısı, sonlara doğru bir kurtarma ve kahramanlık öyküsüne dönüşmeseydi ve ilk yarısındaki dostluk öyküsüyle paralel giden Afgan kültürüne ilişkin diyaloglara ve olaylara daha çok yer verilseydi daha anlamlı bir film olacaktı. Uçurtma sahneleri ilgi çekici ve başarıyla icra edilmiş, ancak burda da Marc Forster’ın uçurtma savaşlarıyla Afgan kültüründeki spiritüellik arasında bağ kuramaması filmin genel ’düz’ öykücülüğüne örnek. Ama yine de film, bir Hollywood ürünü olarak Müslümanları ve Müslümanlığı şaşırtıcı bir insancıllıkla anlatıyor. detay >> |
| |
|
| Gus Van Sant diğer herkesi dışardan bir ses ya da gelip geçici bir devinim olarak bırakarak, bir gencin travmatik deneyimlerini, onun öznel dünyasına meditatif ve estetik bir yolculuk biçiminde aktarıyor... Doğrusal olmayan bir bilinç akışı şeklinde parça parça gördüğümüz olayların bütünü bir travmaya işaret etse de, filmdeki ruhsuzluk, “gerçek anlamda bir derdi olmayan bir çocuğun bir gün bir problemi olsa ne olurdu” gibi basit ve anlamsız bir sorunun görsel ve işitsel sunumu şeklinde okunmasına yol açıyor. detay >> |
| |
|
| Hayatlarında bir türlü tatmin olamayan dört kişilik bir arkadaş grubu, ortak olarak kullandıkları bir evde birbirlerini aldatıyorlar; mutluluk arayışında ümitsizce çırpınıyorlar... Ümit Ünal’ın tartışma yaratacağı şüphesiz filmi Ara, kimi sert diyaloglara ve izleyicinin ‘çirkin’ bulabileceği sahnelere sahip. Kompleks senaryo yapısı güzel esprilerle zengin; olay örgüsü akıcı ve sürükleyici; ancak konu ve içeriğin bunaltısı sık sık yükseliyor. detay >> |
| |
|
| Film, güçlü senaryosu; etkileyici performansları; orijinal Moğol müzikleri ve büyüleyici bir coğrafyayı büyük bir başarıyla görüntüleyen sinematografisiyle, bu yılki Oscar adaylığını fazlasıyla hak ettiğini gösteriyor... Film, güçlü duygular uyandırabilen karakterleri ve savaş sahneleriyle izleyiciyi sürükleyecek bir aşk ve savaş masalı. Anlaşılan, Moğol tarihi konusunda aydınlanmak için değil ama, sıkı bir savaş filmi izlemek için Cengiz Han haftanın filmi. detay >> |
| |
|
| 1980’lerde Teksas’ta bir valiz dolusu para bularak başını belaya sokan bir adam ve onun peşindeki ‘şiddet makinesi’ bir katilin arasındaki kovalamacayı anlatan film, postmodern bir ‘vahşi batı Amerika’ portresi. Coenler’in Fargo’da yakaladıkları şiddet ve mizah karmasını benzer bir tatla harmanlayan film, Amerika’yı ve Coenler’in kendine has sinema dilini perdeye yeniden yansıtan, yılın en sıkı filmlerinden biri... Coenler’in karakterlere ve olaylara gerçeklik kazandırmamalarındaki özgüven ve cesaret sanıyorum seyircinin de filmi ve karakterleri oldukları gibi benimsemelerine yol açan bir faktör. detay >> |
| |
|
| SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) 40. Türk Sineması Ödülleri, dün akşam TİM Maslak Show Centre’da yapılan törende sahiplerini buldu. Gecenin açık farkla galibi Semih Kaplanoğlu’nun bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de ödüle doyan Yumurta adlı filmi oldu. Film, aralarında En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo’nun da bulunduğu sekiz ödülle, geceden yalnızca birer ödülle ayrılan Sis ve Gece, Adem’in Trenleri ve Mutluluk adlı filmleri geride bıraktı. Böylece, SİYAD’ın dağıttığı 11 ödül için yarışan 12 filmin 8’i geceden eli boş döndü. detay >> |
| |
|
| Kariyerinin henüz başlarında olan yönetmen Kirsten Sheridan, Kalbini Dinle’yle aşırı duygusal, hiçbir şekilde mantık çerçevesine sığmayan, üstelik fantastik bir öykü gibi yazılmadığı ve çekilmediği için de ancak absürdlüğüyle dikkat çekebilecek bir melodram salıyor sinema dünyasına... Mucizevi rastlantılara inanmak bir yana hiçbir inandırıcılığı olmayan bir 100 dakikayı gönül rahatlığıyla hazmedebilecek, dünyayı pespembe gören bünyeler, bu rüya gibi filmden umut ve sevgiyle dolarak çıkabilirler. detay >> |
| |
|
| Daha önce King’in karakterlerinde ve izleyicide uyandırdığı dehşet duygusunu zekice tasarlanmış bir olay örgüsü ve zengin bir spiritüel altyapıyla perdeye yansıtmayı çok iyi başarmış Darabont’un bu yüzeysel çalışması yüksek beklentileri karşılamıyor. Filmde, aniden etrafı kaplayan gizemli bir sisin içindeki yaratıklar bir markete sığınmış bir grup insanın kabusu oluyor. Yönetmenin bu kez Oscar’ı hedeflemediği açık. Öldüren Sis, dini ve siyasi göndermelere de girişerek sonuç olarak çok beklendik ve banel bir korku filmi olup çıkıyor. detay >> |
| |
|
| Son derece beklentilere uygun bir şekilde yazılmış ve kurgulanmış filmin bildiğimiz -ve sevdiğimiz?- romantik komedi formülünden bir gıdım uzaklaşmayarak türün hayranlarına yine keyifli saatler yaşatacağı şüphesiz. Üstelik güzel ve sempatik oyuncu Katherine Heigl’ı korkunç nedime elbiseleri içinde dansederken görmek de filmin bonus faktörü. Benimle Evlenir Misin? hiçbir romantik komediyi kaçırmayan fanatikler ya da Katherine Heigl’ı perdede görmek isteyenler için ideal. Diğerlerinin ise filmin televizyon gösterimini rastgeldikleri zaman izlemeleri en sağlıklısı. detay >> |
| |
|
| Jessica Alba’nın canlandırdığı viyolonist Sydney, yıllar sonra bir kornea nakliyle görme yeteneğine kavuşacaktır. Ancak Sydney’nin gözleri önünde canlananlar beklenenden farklıdır. İsimsiz göz donürü, Sydney için korkunç bir dünyanın perdesini aralamıştır. 2002 Çin yapımı aynı adlı filmin remakei olan Göz, sıradan bir korku filminden öteye geçmiyor. Mantıksız ve banel bir final de filmin tüm gerilim atmosferini normalize ederek boşa çıkarıyor. Jessica Alba’nın perdeyi doldurması olmasa film çekilmezlik sınırlarında. Yönetmenler David Moreau & Xavier Palud’un en doğru seçimi filmi 97 dakikada tutmak. Korku-severleri averaj bir seyirlik bekliyor... detay >> |
| |
|
| 80. Oscar Akademi Ödülleri, dün sabaha karşı her zamanki gibi görkemli bir kırmızı halı geçidinden sonra Kodak Theatre’daki büyük şov eşliğinde gerçekleşti. Gecenin ev sahipliğini Amerika’nın en çok izlenen programlarından The Daily Show’un sunucusu Jon Stewart yaptı. Stewart’ın 80inci yıldönümünü kutlayan Oscarlar’ın nostaljik videolarıyla bol bol dalga geçtiği törende Oscar heykelcikleri eğlenceli bir atmosferde dağıtıldı. Bu yıl Amerika’yı bekleyen seçimlerle ilgili yorumların yanında psikopat katillerin bolca boy gösterdiği Oscar adaylarıyla ilgili yapılan espriler de, Hollywood’un yazarlarıyla yaşadığı sorunlu dönemin ardından Hollywood’da barış ve bütünlük rüzgarları estirdi. detay >> |
| |
|
| Görüntü yönetmeni Mikhail Krichman’ın renk, ışık ve çerçeveyle yarattığı görsel şölen atmosfer ve mod oluşturmakta ne kadar etkiliyse, öykünün zayıflıkları da izleyicinin dikkat ve ilgisini sarsmakta o kadar etkili. Sürgün, Tarkovsky sinemasına özlem duyan; ışık, renk ve çerçevenin muhteşem bütünlüğüne doymak ve metaforların içinde kaybolmak isteyen izleyici için bulunmaz bir fırsat. Ancak karakter gelişimi ve olay örgüsü beklentileri olan izleyiciler 157 dakikanın sonunu getirmekte güçlük çekebilir. detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 |
| |
| |
| |
| |