|
| |
|
| Meryem Ana: Hz. İsa’nın Doğuşu, birinci yüzyılda Meryem ve Yusuf’un Hz. İsa’nın dünyaya geleceği Bethlehem’e yolculuğunu anlatırken Hristiyanlığın doğumuna da ışık tutuyor... Ne yazık ki filmde çok iyi bilinen bu öyküye değişik bir yorum getirilmemiş, senaryo kupkuru, karakterler olması bekleneceğinden farklı değil... Orta çağ gravürlerini ve Rönesans yağlı boyalarını andıran görüntüleriyle film şüphesiz meraklısını tatmin edecektir. Ama filmin sinemasal gücü düşük ve bilinçli bir seyirciye yeni bir şey vermiyor. detay >> |
| |
|
| Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye’de ilginç olabilecek bir öykünün her türlü iyi niyet ve samimiyetle, ama eski Türk sinemasının film yapımı bilinci, estetiği ve teknolojisiyle üretilmiş sıradan bir komedi filmi. Film, Zeki Alasya sevenler ve böyle bir konunun Türkiye’de nasıl işlendiğini görmek, sinemamızın gelişiminin ne noktada olduğunu takip etmek isteyenler için bir örnek. Ben şahsen hala bu kadar amatörce filmler yapılabilmesini üzüntüyle karşılıyorum. detay >> |
| |
|
| Son romanını vermek için yayınevi tarafından sıkıştırılan yazar Mahir’in (Murat Onur), çocukluk aşkı ve kabuslarıyla yoğrulmuş enigmatik öyküsü, meraklısına ilginç bir deneyim yaşatabilir. Ancak performansları, öyküsü, diyalogları ve sanat yönetiminden zerre nasibini almamış film o denli berbat (!) ki, görülmesinde yarar olacağını düşünüyorum. Bu ‘film’i bir sinema felaketinin boyutlarına kanaat getirmek için izleyebilir, hem gülebilir hem ağlayabilirsiniz... detay >> |
| |
|
| Milos Forman, 19. yüzyıl başlarına kadar devam eden İspanyol Engizisyonu, Napolyon’un Madrid’i işgali, İngiltere’nin Portekiz’i geçip İspanyol sınırlarından içeri sızması ve dini ayrımcılık ve savaşlarla belirlenen dönemi, Goya’nın portreleri ve dehşet yüklü tasvirleri aracılığıyla, muhteşem görüntüler ve performanslar eşliğinde bir araya getirmiş... biyografi geleneğine bambaşka bir şekilde yaklaşması nedeniyle türünün filmleri arasında çok önemli bir yere sahip. detay >> |
| |
|
| Shepard yazıp yönettiği filmde, Amerikan ordusu ve CIA’in Yugoslavya’daki çıkmazı çözümlemekteki yetersizliği, haber yayınlarının gerçekleri yansıtmaktan ne kadar uzak olduğu konusunda Amerika’yı eleştiriyor; Batı’nın Doğu’daki felaketlere karşı yardım politikaları maskesi ardında gizli ajendaları olduğunu ima ediyor... Film bir eğlence olarak kabul edilip, politik söylemleri fazlaca dikkate alınmadığında keyifle izlenebilecek bir komedi-macera. detay >> |
| |
|
| Josh Sternfeld’in ilk uzun metraj filmi En Uzun Gece, bir baba ve iki oğlun eş ve annelerini kaybedişleriyle farklı şekillerde baş etmelerini konu alıyor... En Uzun Gece hiçbir zaman acı dolu, dramatik ya da romantik anlarla kabarmıyor, ne volüm ne de ritim öykünün armonisini sersemletmiyor... En Uzun Gece sakin bir karakter sineması izlemek isteyenler, ağır ve gerçekçi bir filmcilikten zevk alanlar için yazın blockbuster fırtınasından hoş bir kaçış olabilir. detay >> |
| |
|
| Julian Jarrold’ın Jane Austen (Anne Hathaway) öyküsü, yazarın kitaplarından esinlenilerek, karakter yapılarından yararlanılarak ve tüm bunlar Austen’ın hayatıyla ilgili bilinen gerçeklerle harmanlanarak hazırlanmış kurmaca bir çalışma... Julian Jarrold bir sinema yapıtına yaraşacak yaratım ve dinamizmi filmine getirememiş; koca bir hayatı, devri ve kariyer evrimini kapsayacak ve özetleyecek daha güçlü ve vurucu diyalogların eksikliği hissediliyor. detay >> |
| |
|
| Öyküsü aslıyla neredeyse tamamıyla aynı olan Aşk Tarifi’nde mutfağı ve yemekleri konusunda aşırı titiz olan mükemmeliyetçi ve inatçı şef Kate’in (Catherine Zeta-Jones) değişen duygusal ve sosyal yaşamı anlatılıyor... Aşk Tarifi orijinali olmasaydı ‘hoş’ bir romantik komedi olarak sınıfı geçebilirdi. Ama öykünün potansiyelini bilince filmin eksikliklerini göz ardı etmek mümkün olmuyor. Yoğun bir atmosfer, gerçek karakterler, gerçek duygular ve karakterlerin yolculuğunda gerçekçi ve gerekli varış noktaları Scott Hicks’in zayıf kaldığı noktalar. detay >> |
| |
|
| Amerikalı, İsrailli ve Filistinli üç kadının kişisel yolculuklarının kesiştiği yol hikayesinde Gitai karakterlerini bu ulusların toplumsal ve kültürel kimliklerini anlatmak üzere birer sembol olarak kullanmış... Serbest Bölge yönetmen Amos Gitai’nin, iyi bildiğimiz bir çıkmazı anlatmak üzere iyi bildiğimiz metodları düşüncesizce birbirine yama yaptığı bir deneme olarak, gösterişçi ve iddialı sanat sinemasının karanlık sularına gömülmüş. detay >> |
| |
|
| Ratatouille bir animasyon olarak sergilediği teknik başarısının yanı sıra, karakter çizimleri, tiplemeleri, kostümleri, aksanları ve seslerinin eşsiz tasarımı ve uygulamasıyla bize herhangi bir filmde bulamayacağımız tatları tattırıyor. Filmde gerçekçi hüzünler, tutkular, hırslar, tehlikeler ve hepimizin takdir edeceği öğütler, hem gerçekçi çizgiler ve nüanslar, hem de gerçeküstü çekicilikte bir teknik altyapı ve dışavurumcu estetikle hayata geçirilmiş. Burada gerçek gibi olma becerisinin ötesine geçen ‘gerçek’ten de büyüleyici bir başarı var. detay >> |
| |
|
| Nick Love ne video çekimi ve hareketli kamera yönetimiyle, ne de senaryosu, karakterleri ve oyunculuk yönetimiyle dikişi tutturamamış. Film, olgunlaştırılmamış çocuksu bir fikir ve oturmamış tekniğiyle çoğu öğrenci filmlerinin hevesli ama prematüre havasını çağrıştırıyor... Göz alıcı açılış kredilerinden sonra hızla düşüşe geçen Kanunsuzlar her açıdan vahim. detay >> |
| |
|
| Dönemle ve Edith Piaf’ın hayatıyla yakından ilgili izleyici filmde eksikler not edebilir, Piaf’ın kargaşalı hayatıyla yeni tanışan izleyicinin başı dönebilir. Ne var ki sonuçta Marion Cotillard’ın damgasını vurduğu filmde izleyiciyi bağlayacak yeterli öğe mevcut. Eski bir plak dinler gibi geçmişin ve şarkıların hüznünün içinde kaybolacağınız bir iki saat sizi bekliyor. detay >> |
| |
|
| Şantör’ün sıradan görünen öyküsünün ardında çok ince bir insancıllık, huzurlu bir yalnızlık, kaygı ve coşku yatıyor... Yönetmen, filmi teknik detaylara boğmak, stil sevdasıyla kirletmek yerine ustalığını sağlam senaryosunu ve oyuncularını özgür bırakmakta kanıtlıyor. Depardieu ve de France ikilisinin ilişkisinde anlar, bakışlar ve duygular çok gerçek, çok acı, ve inanılmaz keyifli. detay >> |
| |
|
| Amerika’nın en ünlü ailesi bu kez de Springfield kasabasını günümüzün başlıca düşmanları olan çevre kirliliği ve Amerikan liderlerin ellerinden kurtarıyor... Film baştan sona hem kendi kendisiyle alay edebiliyor, hem çok önemli konulara parmak basıyor, hem unutulmaz karakterlerinin hepsini ve hatta yenilerini harika esprilerle perdeye taşıyor, hem de mizah bombardımanıyla izleyiciyi kahkahalara boğuyor. detay >> |
| |
|
| Bille August’un, Nelson Mandela’nın (Dennis Haysbert) 27 yıllık hapis döneminde cezaevi sorumlusu James Gregory’le (Joseph Fiennes) olan ilişkisini, Mandela’nın yaydığı barış ışığını Güney Afrika’yı değiştirmek için nasıl kullandığını sembolize etmek üzere perdeye taşıdığı Özgürlüğün Rengi vizyonda yerini buldu. Film 57. Berlin Film Festivali’nin yönetmenlik açısından çığır açmasa da keyifle izlenebilecek filmlerindendi; aldığı kaçınılmaz Barış Ödülü’nün dışında film fazla ses getirmeden festivalden ayrılmıştı. detay >> |
| |
|
| Edie, Andy Warhol’un meşhur ‘Fabrika’sına, 1960’ların seks, uyuşturucu ve rock’n roll düşkünü sanat sosyetesinin yeni prensesi olarak transfer edilen Edie Sedgwick’in biyografisi... Zaten temanın yabancısı olmayanlar için Edie’nin yeni kapılar açabileceğinden veya sarsıcı duygular uyandırabileceğinden şüpheliyim. Film trajik bir 60’lar manzarası ve Sienna Miller’ın gelecek vaat eden oyuncu kimliğinin ilk gerçek meyvelerini görmek için hoş bir fırsat.detay >> |
| |
|
| 1944’te, Franko rejimi altında kıvranan İspanya’da geçen öykü, hem sert bir savaş dramasının vahşetine hem de bir fantazi filminin gerçeküstü yaratıklarına sahip. Film vaad ettiği iki apayrı türü de harmoniyle birleştiriyor; ama iki tür arasındaki gel-gitler arasında izleyicinin beklentileriyle tehlikeli bir oyun oynandığı da açık.detay >> |
| |
|
| Tautou çocuksu imajından, ufak tefek tipinden ve Amelie-esk tavırlarından beklenmeyecek bir rolle karşımızda: Zengin işadamlarını tavlayıp lüks bir hayat sürmeyi bir yaşam felsefesi haline getirmiş Irène... Zengin Avcısı hafif dozlu, eğlenceli, komik ve sıcak bir ‘aşk, materyal dünyaya karşı’ filmi... Zengin Avcısı’nın alımı ve keyfi şüphesiz öyküsünün ya da karatkerlerinin ilginçliğinden değil, yarattığı bu nostaljik ve samimi atmosferden kaynaklanıyor.detay >> |
| |
|
| ...karşımızda ilk filmin yüzeysel şok edici ürkünçlüğünün çok daha ötesine geçen, gerçekten güçlü, yoğun, dramatik, gerçekçi, heyecanlı ve üstüne üstlük düşündürücü bir film var. Fresnadillo düşmeyen bir tempo, harika bir senaryo, tutarlı bir sinema dili ve muhteşem performansları bir araya getirerek insanları hem koltuklarından zıplatıyor, hem de korku sinemasında alışık olmadığımız derin bir hüznü bizlere yaşatıyor.detay >> |
| |
|
| ...bu film herkesten önce çocukları hedef alan, CGI bazlı, cool bir fantastik bilimkurgu. Bakışımızı bu dar alana sınırlarsak bile Transformers’ın çok da özel olmadığını görebiliriz... Çocuksu tarafı ağır basan bu nostaljik adaptasyona fazla bir beklentiyle gitmemenizi öneririm. 144 dakikalık bir slapstick komedi ve robot savaşı bileşimi ancak çocuklar ve özlem dolu Transformers fanatikleri için çekilebilir sanırım.detay >> |
| |
|
| Roar Uthaug’un yönettiği ve öyküsüne katkıda bulunduğu filmde korku sineması takipçilerini şaşırtacak pek bir yenilik yok. Ama İskandinav sinemasına özgü olgun, soğuk, çiğ ve sade nitelik, filme orijinal bir hava vermiş… Şeytanın Oteli korku-severler için koleksiyonlarına ekleyebilecekleri gıcır gıcır bir eski moda klasik.detay >> |
| |
|
| II. Dünya Savaşı sonlarında geçen Büyük Baskın, Amerikan tarihinin en büyük ve önemli kurtarma operasyonunu konu alıyor. John Dahl’ın yönetimindeki savaş draması gerçek olaylardan esinlenerek sinemaya uyarlanmış ve olmazsa olmaz bir aşk hikayesiyle yoğrularak piyasaya sürülmüş... Amerikan savaş tarihinin zafer sayfalarından birini daha perdeye taşıyan, ‘savaş filmi’ ve ‘gerçek hikaye’ şablonlarının arasına sıkışmış, eski moda bir filmi daha dağarcığınıza yerleştirmekte gecikmeyin.detay >> |
| |
|
| Yaz aylarında keyifle izlenebilecek hafif ve özgün bir durum komedi/dramı Aşk Manzaraları. Sinema dünyasında henüz kariyerlerinin başlarında olan yönetmen Ed Blum ve yazar Aschlin Ditta’nın bu küçük ve sempatik filmi, Londra’nın Hampstead Heath bölgesinde bir parkta çeşit çeşit çiftlerin farklı nedenlerden içlerine düştükleri piknik durumları, ve aralarında geçen sohbetlerden oluşuyor... İlişkiler ve insanlık durumları üzerine kafa yormaktan zevk alan izleyici için hoş bir renk. Sıcak bir yaz gününde eğlenceli bir öğle kaçamağı.detay >> |
| |
|
| 1980’lerin klasik aksiyon filmi Zor Ölüm, dördüncü kez Bruce Willis’in bütünleştiği unutulmaz kahraman John McClane’in maceralarıyla perdede!... Neticede Zor Ölüm 4.0 sayesinde Bruce Willis’in ölümle burun burunayken dağıttığı tebessümleri yeniden izledik; McClane’in her seferinde inanmakta güçlük çektiğimiz dirilişlerine tekrar tekrar şahit olduk; aksiyona ve maceraya doyduk; şaşırmadık ama eğlendik; düşünmedik ama güldük...detay >> |
| |
|
| Klasik Tarantino diyalogları, yırtıcı kadın kahramanlar ve groovy soundtrack’inin yanı sıra, bu kez yönetmenin duvarlarını yıkmayı çok sevdiği tür geleneğine tamamen –ama her zamanki gibi Tarantino’ca– riayet ettiğini görüyoruz... Tarantino sinemasında hiçbir sinemasal veri kabına sığmıyor; her duygu ve fikir yönetmenin taşkın sinema enerjisinin ve coşkusunun bir ürünü.detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 |
| |
| |
| |
| |