|
| |
|
| Sekiz Oscar adaylığını hakkıyla elinde bulunduran Kan Dökülecek’in bu ödüllerin birçoğuyla büyük geceden çıkacağı çok net görünüyor. Ancak bu, filmin kolay tüketilebileceği anlamına gelmiyor. Gerek uzunluğu gerekse ağırlığıyla bol aksiyon ve sulu bir dram beklentisiyle sinemaya gidecek izleyicileri tersine, aksiyonu ve dramatik patlamaları derinlere yerleştirilmiş, bol metaforlu ve üstü kapalı bir öykü ve sinema stili bekliyor. Sinemadan bunalarak çıkabilecek büyük bir kesmin sorumluluğunu üstüme almaktan çekinerek bu filmi tüm sinemaseverlere öneririm. detay >> |
| |
|
| Filmin ikinci perdesi biraz fazla uzun; son perdesi de biraz falza çılgınca diyebiliriz. Ama her bölümde Lumet izleyicisini elinde tutuyor, karakterlerinin psikolojisini adım adım yaşatıyor. İki adamın hayatını değiştiren iki üç gün içerisinde sıçrayan olay dizgisi de hem modern sinema diliyle ilgi çekici, hem de olayın derinliğini ve çok boyutluluğunu göstermekte etkili. Şeytan Duymadan Önce kara mizah, gerilim ve trajedi seven izleyici için doğru bir seçim. detay >> |
| |
|
| Irak savaşına yönelen Örtülü Gerçek’de, Irak’ın güneyindeki Samara bölgesinde bir kontrol noktasında görev yapan askerlerin işledikleri bir tecavüz çevresinde, bölüğünü görüntüleyen bir askerin video güncesini merkezine alarak, Irak’taki savaşın anlamsızlığı ve yıkıcılığı anlatılıyor. De Palma elindeki gerçek görüntüler ve öyküleri internette yayınlanan videolarla birleştirerek medyanın üstü kapalı bir şekilde gerçekleştirilen zorbalıkları yansıtmaktaki taraflılığını da gözler önüne seriyor. detay >> |
| |
|
| Tüm karakterlerin bolca şarkı söylediği, sözümona kan, trajedi ve müziğin doruklara çıkması beklenen filmde, artık Burton’ın saplantı boyutuna getirdiği stilizmin gölgesinde kalmış fakir bir içerik ve tüm şiddete rağmen çok sığ bir gerilim var. Üstelik müzikler, şarkılar ve seslendirmeler de kulak tırmalayıcı; performanslar vahim. Sweeney Todd’un izleyicide uyandırabileceği duygu, bir Tim Burton klasiği olarak yarattığı tantanaya göre çok zayıf... Bu film sonuç olarak müzikal-sever seyirciyi kanı ve şiddetiyle itecek; korku-gerilim severleri müzikleriyle kahredecek ve Johnny Depp hayranlarını da hayal kırıklığına uğratacaktır diye tahmin ediyorum. detay >> |
| |
|
| Charlie Wilson’ın Savaşı ne kadar nükteli ve zekice tasarlanmış olursa olsun ironisini ve eleştirisini ‘anlayana’ yöneltiyor. Komedi maskesinin ve yıldız oyuncularının ardına sığınmış gerçek bir politik mesaj varsa da ne kadar var ve kimin hesabına işliyor belli değil. Nitekim film, sanki dünyanın başına çorap örmekte olan Amerika adına özür diliyor; hem ondan utanıyor hem de onu savunuyor. Bekleyip görüldüğünde her karanın aka, sonra tekrar karaya dönüşebildiğini anlatan Budist felsefesine göre biz de bekleyeceğiz, göreceğiz. Eğlenceli bir sinema arzusu içinde olan sizler de muhtemelen aradığınızı bulacaksınız. detay >> |
| |
|
| Esrarengiz Kadın, Ukraynalı bir kadının İtalya’da yaşadığı şiddet dolu bir gençliğin sonrasında hayata dönme çabalarını gerilimli ve gizemli bir dram yoluyla anlatıyor. Kseniya Rappoport’un ustalıkla canlandırdığı Irena karakteri zaman zaman tehlikeli bir psikopat, zaman zaman da merhametli bir anne gibi, kendisini saplantıyla adadığı bir ailenin evinde temizlikçilik yapıyor. Film, hem kadının geçmişindeki korkunç gerçeklikleri, hem de bunların onu sürüklediği psikolojik çıkmazları alışalagelmemiş bir biçimde işliyor. İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin usta sinema dilinde öykü ağır ağır çözülürken karakterle ve olaylarla ilgili beklentilerimiz sık sık tersine dönüyor. Hem toplumsal bir çürüme hem de psikolojik bir daralma öyküsü olarak düşünülebilecek film, çok iyi performanslar ve kendine has bir gerilim duygusuyla aktarılıyor. detay >> |
| |
|
| Son Ders genel olarak öyküyü derinleştirecek detaylardan yoksun. Filmdeki duygusal anlar da komik anlar da sadece o anı varetmek için ya da senaryonun rastlantılara dayandırılmış kurgusuna destek çıkmak için filme serpiştirilmiş gibi. Zoraki kesiştirilmiş bir grup hayatın A’dan Z’ye izleyicinin önüne serilmesi ister istemez seyircisinin yaratıcılığına güvenmeyen bir anlatım tavrını düşündürüyor. Film daha çok televizyon ve dizi seyircisini hedefleyen bir altyapıyla, zaten son derece tekdüze bir mesajı, öykünün yatay düzlemine boyut katmaktan aciz diyaloglar ve olay örgüsüyle anlatıyor. detay >> |
| |
|
| Yönetmenin, Jack Nicholson ve Morgan Freeman gibi iki Oscar ödüllü birinci sınıf oyuncuyu bir araya getirdiği son filmi Şimdi ya da Asla, bu oyuncuların perdeyi paylaşmasından başka bir cazibe taşımıyor. Yattıkları hastanede 6 ay-1 yıl içinde öleceklerini öğrenen birbirine yabancı iki oda arkadaşının ölmeden önce hayatlarının tadını çıkarmak ve son birkaç ay için de olsa kendilerini tanımak üzere çıktıkları yolculuk, en az bu tanımalamadan anlaşıldığı kadar sıradan bir filmle sonuçlanıyor. Ancak yönetmenin de açıkça güvendiği gibi, bu iki büyük aktörü bir arada görmek büyük zevk. detay >> |
| |
|
| Ben Efsaneyim ‘dünyadaki son kişi siz olsanız nasıl vakit geçirirdiniz’ türünden bir anket sorusunu akla getiriyor. Biz ne yapardık? Başımıza şu veya bu şekilde getirmek üzere olduğumuz felaketlerin sonuçlarını nasıl karşılardık? Ben Efsaneyim finalinde, orijinalinin aksine seyircisine bir umut telkin ediyor, ama korktuğumuz gerçekçi son aslında farklı değil mi? Francis Lawrence bu sorulara yanıt getirebilecek denli sarsıcı bir filmi değil, bir Hollywood blockbusterını daha sinemalarımıza kazandırdı. Ama yine de filmin bizde uyandırabileceği soruları biraz dikkate almakta fayda var. detay >> |
| |
|
| Ulak, Çağan Irmak’ın dinler, peygamberler, hurafeler, efsaneler vb. üzerine yaptığı araştırmanın gelişigüzel bir derlemesi gibi... Ne kadar iyi yazılmış olursa olsun sarkarak etkisini yitiren diyaloglar; tutarsız konuşma dili ve aksanlar nedeniyle çuvallayan performanslar yönetmen/yazarın işçiliğini zedeliyor maalesef... Ulak neticede sürükleyici ve akıcı bir öykü. Türk sinemasının liste başı olduğu günümüzde tüm kusurlarına rağmen Ulak, seyirciye verebileceği keyif ve barışçıl mesajı düşünülürse izlenmeyi daha çok hakkeden filmler arasında. detay >> |
| |
|
| Amerikan Gangsteri, Ridley Scott’un kariyerinin ve ‘mafya filmi’ türünün unutulmaz bir parçası olacak şüphesiz. Godfather (Francis Ford Coppola, 1972) Scarface (Brian De Palma, 1983) ve Heat (Michael Mann, 1995) gibi filmlerle ortak özellikleri taşırken, gerçek öyküsünü aktarmada kendine has bir tarz ve dili olan film, sadece bu film türünün takipçilerine değil, her türlü ustaca kaleme alınmış dram ve polisiye filmin tadını çıkarmaya niyetli herkese keyif verecektir. detay >> |
| |
|
| Hairspray, orijinal filmin darkafalılığa, gelenekçiliğe, ırkçılığa ve şekilciliğe yönelttiği mizahi ama karanlık eleştiriyi dramatize ederek dozunu düşürüyor. Baltimore ve karakterler orijinalde daha groteskken bu versiyonda daha renkli ve parlak. John Waters, küçük Amerikan kentinin bozuk düzeni, çürüyen kültürel yapısı, kirliliği ve cehaletinin her fırsatta altı çiziyordu; burada ise Baltimore daha sevimli, dolayısıyla daha az etkili ve gerçekçi. Müzik, gırgır, şamata orijinal filmin eleştirel yapısına araç olurken Shankman’ın filminde bir amaç gibi kullanılmış. detay >> |
| |
|
| Yönetmen Cristian Mungiu, komünizmin son yıllarında Çavuşesku rejimi altındaki 1980’ler Romanyası’nı, bir kürtajı yasadışı yollardan gerçekleştirmek zorunda kalan iki kız arkadaşın yaşadıkları trajik bir gün aracılığıyla anlatıyor. Minimal diyaloglar; karakterleri karanlık sokaklarda ruhsuzca takip eden bir kamera; sessizlikler ve boşluklar esirgenmeden kurulmuş sade bir montaj; komünizmin sınırlayıcı ve baskılayıcı ağırlığını betimleyen gri ve bunaltıcı bir atmosferle Mungiu bize, günümüz sinemasının yaşatamadığı yalın ve yoğun bir sinema seyri sağlıyor. detay >> |
| |
|
| Benim Aşk Pastam Wong Kar Wai’ın daha önceki filmlerini hazmetmekte güçlük çekenler için daha uygun bir film. Yıldız kadroyu uzak doğulu bir öyküyü hayata taşırken görmek büyük keyif. Filmin şiirsel bütünlüğü, görüntülerinin güzelliği her sinemaseveri şüphesiz baştan çıkaracak. Ancak yönetmenin filmlerinin tadına gerçek anlamda varabilmek için metaforlara açık bir algı yine bir ön koşul. detay >> |
| |
|
| Turteltaub, Beyaz Saray’dan Buckingham Sarayı’na, Rushmore dağından Paris’e kadar uzanan, sırlar ve bilmecelerle dolu tarihsel macerasında, slapstick’e varan bir komedi tarzı ve inanılması güç bir olaylar zinciri kullanmış. Daha çok çocuklara hitap eden bu fantastik senaryoyla, büyükler için de popcornluk bir akşam vaad ediliyor. detay >> |
| |
|
| Ağır ilerleyen sekanslarda Colin Mounier’in başarılı görüntü yönetimi ve öykünün neredeyse ‘hiç bir şey olmuyor’ hissi veren yalınlığı hem olumlu hem de olumsuz açıdan bahse değer... Tayfun Pirselimoğlu’nun minimalist öyküsü Rıza, ‘sanat filmi’ seyircisinin izlenimci kültürünü besleyebilir. Sonuç olarak eli yüzü düzgün ve tutarlı bir proje olarak Türk sinemasının takipçilerine keyif verebilecek filmin, sinemada ortalama bir beklentiyle macera ve heyecan arayanlara hitap etmeyeceği kesin. detay >> |
| |
|
| Klasik bir intikam öyküsü gibi görünse de, Kevin Bacon’ın performansı, dramatik senaryo ve başarılı görüntü yönetimi filmi türün diğer örneklerinden ayrıcalıklı kılıyor... Filmin başlarında Nick, bir risk analizinde ‘doğru’ bir hayatın ölçüsünü anlatan bir istatistik bilgiyi omuz silkerek veriyor. Ve filmin sonuna gelindiğinde ‘risk dışı’ görünen ‘mükemmel’ hayatlar şiddetle çözülüyor. Kalıplaşmış olay örgüsüne ve parmak bastığı bilindik ahlaki sorunlara rağmen Ölüm Emri’nin yaşatabileceği güçlü bir deneyim var. Altı başarıyla doldurulmuş iyi bir aksiyon, iyi bir gerilim, iyi bir dram ve sanatsal kredilerde kusursuz bir çalışma. detay >> |
| |
|
| İngiliz-Türk ortak yapımı olan filmde oyuncular ve teknik ekipler iki ülkenin sanatçılarından oluşuyor ve Fazıl Say gibi evrensel bir müzisyenle birbirine bağlanıyor. Performanslar etkileyici; öykü sürükleyici; karakterler düşündürücü. Bol bol çağrışımlar uyandıran, hem de kara mizah duygusu güçlü filmler, eksiklere gediklere rağmen her zaman bol seyirci çekecektir, çekmeli. Türk sinemasında farklı bir şeyler görmek isteyenler için İyi Seneler Londra iyi bir fırsat... detay >> |
| |
|
| Cassandra’nın Rüyası, yine toplumsal hedefler güderek hareket eden karakterlerin kaçınılmaz tek çözüm olarak gördükleri cinayet ve vicdanları arasında bocaladıkları bir suç ve ahlak hikayesi. Filmde Ewan McGregor ve Colin Farrell’in canlandırdığı birbirine çok yakın olan iki Londra’lı erkek kardeşin ilişkisi büyük bir testten geçiyor. Allen’ın sanatsal olarak fazla tekrara düştüğü ve artık eski öykücülük gücünü yitirdiği eleştirilerine karşılık Cassandra’nın Rüyası, önceki iki filmden daha plot odaklı ve az katmanlı olmasına rağmen son derece ilginç önermeleri olan sürükleyici bir Allen filmi. detay >> |
| |
|
| Köylü pragmatizmine parmak basan film, konu edindiği bozkır ikliminin yavaş ve yalnız yaşam tarzını başarıyla perdeye taşıyor... Hem bir fedakarlık ve çaba öyküsü, hem de bir aşk üçgeni anlattığı filminde Quanan Wang, bir kadının kırsal koşullarda neden güçlü olması gerektiğini ve sonsuz çözümsüzlüğünü harika görüntülerle anlatıyor. Ağır ağır sindirilen filmlerden zevk alabilen izleyici için Tuya’nın Evliliği uzun zamandır tam olarak kotarılamayan bir sinema diline taze bir örnek. detay >> |
| |
|
| Sinema tarihçisi ve yazarı Burçak Evren’in başkanlığını, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin’in ise onursal başkanlığını yaptığı II. Bursa İpek Yolu Film Festivali, organizasyonu, misafirperverliği, duyarlılığı ve sinemaya yeni adım atan genç yeteneklere gösterdiği destek ile Türkiye’nin film festivalleri arasında önemli bir yer edinmek üzere bu yıl koca bir adım daha attı. detay >> |
| |
|
| Ülkemizde başroldeki arı Barry Benson’ı seslendiren Cem Yılmaz da en az yabancı meslektaşları kadar başarılı. Filmde, insan ve hayvan haklarından çevre sorunlarına kadar dünyamıza dair birçok konuda sistem eleştirilerine, popüler referanslara ve sayısız arı esprilerine yer veriliyor. Arı Filmi, çocukları olduğu kadar büyükleri de hedef alan, olay örgüsündeki zayıflıklara rağmen sevimli karakterler ve rengarenk animasyonuyla eğlenceli bir çizgi film. detay >> |
| |
|
| Kabadayı Türk seyircisinin damarını yakalayacak dramatik olarak şişkin sahnelere, vurucu delikanlı laflarına, köpürtülmüş aşık tavırlarına bolca yer veriyor. Özellikle filmin sonlarında garip bir mizah duygusu benimsemiş diyaloglar haricinde Turgul’un diyalogları akıp gidiyor. Vargı da bol bol performanslara yaslanarak filmi ağır aksak bağlamış. Özellikle Rasim Öztekin ve Şener Şen’in oyunculukları için, bir Yavuz Turgul klasiğini daha kaçırmamak yerinde olur. detay >> |
| |
|
| Mitolojik bir dünyada hırs, kibir ve kahramanlık üzerine muhteşem bir masal olan Beowulf, aynı zamanda üç boyutlu teknolojiye harika bir örnek. Ray Winstone, Angelina Jolie, Robin Wright Penn, Anthony Hopkins ve John Malkovich gibi ünlü yıldızların animasyon simülasyonlarını izlemek de ayrı bir zevk... Zemeckis kullandığı teknolojiyle filmin üç boyutlu izlenmini de hesap ederek son derece başarılı mizansenleri olan bir epik ortaya çıkarmış. Böylece video oyunlarını andıran bir görsel şölen ve maceranın mitolojik öykücülükle harmanlanmış dengeli ve kuşkusuz eğlenceli bir versiyonunu izliyoruz. detay >> |
| |
|
| Cronenberg’in bu şiddet hikayesinde Viggo Mortensen ve Vincent Cassell’in performansları özellikle dikkat çekiyor. İkilinin perdeye hükmediş başarısı bir kere daha ispatlanmış oluyor. Bol kanlı ölüm sahneleri ve canlı –ya da cansız– insan bedenini bir et parçasından ibaretmiş gibi gösteren sahneleri kaldırabilecek izleyiciler bu filmden keyifle ayrılabilirler. Ancak aksiyon sahneleri insanı koltuğuna mıhlayacak kadar güçlü de değil; bunun ağır ve emin adımlarla ilerleyen, öncelikle bir şiddet öyküsü olduğunu unutmamak gerekiyor. detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 |
| |
| |
| |
| |