SİYAD Emek Sineması İçin İlan Hazırlattı!
63. Cannes Film Festivali Resmi Seçkisi Açıklandı!
29. İstanbul Film Festivali’nde Ödüller Dağıtıldı!
Arka Pencere, Şarlo İçin Yaşgünü Pastası Kesiyor!
29. İstanbul Film Festivali’nde Son Haftasonu!
29. İstanbul Film Festivali’nde Yolun Yarısı
Arka Pencere, Çocuk Oyunculara El Sallıyor!
29. İstanbul Film Festivali İzleyiciyle Buluştu!
Arka Pencere, Son Samuray Kurosawa’yı Anıyor!
Arka Pencere Dergisi, Oscarlı Kötü Adamların Peşinde!
29. İstanbul Film Festvali’nin Programı Açıklandı!
82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu!
Arka Pencere, Oscar Arifesinde En İyi 11 Oscarlı Filmi Listeliyor!
Arka Pencere, Türk Filmlerinin Festival Karnesini Çıkarıyor!
Pera Müzesi’nde Fransız Sineması
Altın Ayı “Bal”ın!
Arka Pencere Recep İvedik’i Sorgu Masasına Oturtuyor!
Altyazı Sinema Seminerleri’nde 2010 Bahar Dönemi Başlıyor!
8. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali
Arka Pencere Sevgililer Gününü Kutluyor!
 
 
 
 
 
   
 

21.05.2007

60. Cannes Film Festivali Amerika, Rusya, Fransa, Güney Kore ve İsrailli yarışma filmleriyle devam ediyor.

Geçtiğimiz cuma ülkemizde vizyona giren Zodiac’ın Avrupa açılışı perşembe günü Büyük Lumiére Tiyatrosu’nda yapıldı. David Fincher’ın önceki filmlerinden estetik olarak ayrılan filmi, Amerika’daki Bay Area seri cinayetlerinin yirmi yılı aşkın soruşturma sürecini anlatıyor. Jake Gyllenhaal, Mark Ruffalo ve Robert Downey Jr.’ın canlandırdıkları, farklı sebeplerden cinayetlerle saplantılı bir ilişki kuran ve hayatlarını bu keşfe adayan karakterler, oyuncuların performanslarının da yardımıyla her daim canlı. Fincher’ın alışılagelmiş fiyakalı estetik araçları bu filmde yerini metodik bir dil, sade bir kamera yönetimi ve uzun bir eğride ilerleyen olay örgüsüne bırakıyor. Aksiyon ve görsel efektlerden çok sapkınlığa odaklanmış iki buçuk saatlik yapıt, çağımızın hip yönetmenlerinden olan Fincher’ın hayranlarını hayal kırıklığına uğratabilir. Süresinin uzunluğu bir yana, öykünün gerçekliği ve senaryonun nefes aldığı mizah dolu anlar filme ülkemizde de yeterli ilgiyi getirecektir.

Festival başka bir iki buçuk saatlik filmle devam etti. Rus yönetmen Andrei Zviaguintsev’ın The Banishment’ında Zodiac’ın baygınlık verici anlarından çok daha fazlası mevcuttu. Birbirine yabancılaşan bir çift ve çökmekte olan bir aileyi anlatan film, Tarkovsky-vari resimleriyle estetik olarak büyüleyici. Ama öyküye sinmiş yalnızlık duygusu ve kurgunun yavaşlığı izleyenlerin ilgisini sık sık kaybettiriyor. Festival izleyicisinin dışında filmin vizyon şansını düşük buluyorum.

Fransa’dan Christophe Honoré’nin Love Songs adlı filmi Bernardo Bertolucci’nin Düşler, Tutkular ve Suçlar’ından (The Dreamers, 2003) hatırladığımız yakışıklı oyuncu Louis Garrel’in varlığına rağmen –hatta belki de tam da bu yüzden– pek çekilebilir bir film değil. Garrel’in ona eşlik eden iki bayan oyuncuyla yaşadığı garip aşk üçgeni, karakterlerin bohem havaları ve ilişkinin bulanık seyri nedeniyle sıkıcı ve bayağı. Üçlünün yanı sıra filme giren hemen her karakterin düz diyalogları birdenbire şarkıya dökmeleri ise aksi takdirde hiçbir müzikal gücü olamayacak filme yapay bir duygusallık getiriyor.

Ülkemizde de çok beğenilerek takip edilen Güney Koreli yönetmen Kim Ki-duk’un Türkiye’deki vizyon tarihi 7 Aralık olarak belirlenen Nefes adlı filmi izleyenleri bir kez daha büyüledi. Evliliği çözülmekte olan bir kadın ve onun idam mahkumu eski sevgilisi arasında, kadının hapishane ziyaretleriyle yeniden doğan aşk öyküsü şimdiye kadar görülmemiş aşk sahneleriyle dolu. İşlediği öykülerin sadeliğiyle tanınan Kim Ki-duk bu filmde, güçlü bir mizah; iç gıcıklayan dramatik sahneler ve sancılı bir romansı akıcı bir kurguda birleştiriyor. Film göz açıp kapayıncaya kadar akıp gidiyor; basit ve ‘sanatsal’ bir sinemanın ne kadar mainstream duyguları uyandırabildiğini, aynı merkezden izleyiciyle iletişim kurabildiğini kanıtlıyor. Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu’nun 4 Months, 3 Weeks and 2 Days’iyle birlikte Nefes, festival favorilerim arasına girdi.

Fransa-İsrail-ABD ortak yapımı Tehilim Fransız yönetmen Raphael Nadjari’nin son filmi. Film, Museviliğin inanış ve ibadetleriyle büyüyen iki erkek kardeşin, babalarının bir trafik kazası sonunda aniden ortadan kaybolmasıyla baş edişlerini anlatıyor. Çocukların dini ritüeller aracılığıyla babalarını geri getirmeye çalışmalarına ağırlık veren film daha çok Musevi din ve kültürünü anlatan bir tanıtım filmi gibi. Öyle ki herhangi bir trajik öykü bu hedef doğrultusunda bahane edilebilirdi diye düşünmeden edemedim. Nadjari zaten hiçbir zaman dokunaklı olamayan zorlama trajedisini gereksiz, upuzun ve sevimsiz sahnelerle bezemiş.

Un Certain Regard’dan Esintiler...

Festivalin Un Certain Regard bölümünde de özel bir seçki sinema profesyonelleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanıyor. Juliette Binoche’un sevimli performansı Hou Hsiao Hsien’in Flight of the Red Baloon’unda parlıyor. Albert Lamorisse’nin Altın Palmiyeli 1956 tarihli yapımı The Red Baloon’a bir saygı duruşu olarak yazılan film sönük öyküsüne rağmen ilgiyle izlenebilir.

70’ler Fransası’nda terör mahkumlarını savunmakla ünlenmiş avukat Jacques Verges’in karizmatik kişiliğini ve gizemli hayatını anlatan Barbet Schroeder imzalı belgesel, Terror’s Advocate, Un Certain Regard bölümünün en ilginç filmlerinden biri oldu benim için. Hayatı boyunca enigmatik kişiliklerin arkasında durmuş; sırlarla dolu 8 yıl süren bir inzivaya çekilmiş; radikal bir aşk hayatının romantik kahramanı olmuş Verges, hem eğlenceli hem inanması güç olayların karizmatik başrolü olarak çok güçlü bir sinema için de yaşam kaynağı olmuş.

60. Yıldönümü İçin Usta Yönetmenlerden Kısa Filmler...

Son olarak, Cannes Film Festivali’nin 60. yıldönümü için 33 yönetmenin bir araya geldiği To Each His Own Cinema adlı toplu filmler sinemaseverlere çok dokunaklı anlar yaşattı. Yönetmenlerin çoğunlukla sinema salonlarında ya da salon kapılarında geçen 3 dakikalık kısa filmleri kendi sinema anlayışlarını ve sinema seyircisi olarak sinemaya bakışlarını anlatıyor. Bu mini öyküler ya da enstantaneler aynı zamanda Cannes Film Festivali’ne yaptıkları göndermelerle Festival tutkunlarını zaman zaman duygulandırdı zaman zaman da kahkahalara boğdu. Cannes geçmişleri başarılarla dolu olan bu yönetmenler Theo Angelopoulos, Olivier Assayas, Bille August, Jane Campion, Youssef Chahine, Chen Kaige, Michael Cimino, Joel & Ethan Coen, Davig Cronenberg, Jean-Pierre & Luc Dardenne, Manoel De Oliveira, Raymond Depardon, Atom Egoyan, Amos Gitai, Hou Hsiao Hsien, Alejandro Gonzalez Inarritu, Aki Kaurismaki, Abbas Kiarostami, Takeshi Kitano, Andrei Konchalovski, Claude Lelouch, Ken Loach, Nanni Moretti, Roman Polanski, Raul Ruiz, Walter Salles, Elia Suleiman, Tsai Ming Liang, Gus Van Sant, Lars Von Trier, Wim Wenders, Wong Kar Wai ve Zhang Yimou idi.

Bunların arasından benim kişisel favorilerim Kitano, Moretti, Coenler, Salles, Loach, Chahine, Trier, Lelouch, Polanski, Suleiman, Kontachovski ve Campion oldu. Özellikle Coen kardeşlerin Dünya Sineması adını verdikleri kısa filmi, Jean Renoir’ın La Régle Du Jeu ve Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler’ini yan yana getirerek hem komik hem de bizim için gurur verici bir sinema portresi çiziyordu.

Selin Sevinç


 
 
Henüz Yorum Yapılmamış
 
 
 
 
 
 
copyright 2007 © FilmButik
Tüm Hakları Saklıdır
Ana Sayfa   Vizyondakiler   Yakinda   Haberler   Kisa Kisa   Arsiv   Kütüphane   FilmButik
 
.