SİYAD Emek Sineması İçin İlan Hazırlattı!
63. Cannes Film Festivali Resmi Seçkisi Açıklandı!
29. İstanbul Film Festivali’nde Ödüller Dağıtıldı!
Arka Pencere, Şarlo İçin Yaşgünü Pastası Kesiyor!
29. İstanbul Film Festivali’nde Son Haftasonu!
29. İstanbul Film Festivali’nde Yolun Yarısı
Arka Pencere, Çocuk Oyunculara El Sallıyor!
29. İstanbul Film Festivali İzleyiciyle Buluştu!
Arka Pencere, Son Samuray Kurosawa’yı Anıyor!
Arka Pencere Dergisi, Oscarlı Kötü Adamların Peşinde!
29. İstanbul Film Festvali’nin Programı Açıklandı!
82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu!
Arka Pencere, Oscar Arifesinde En İyi 11 Oscarlı Filmi Listeliyor!
Arka Pencere, Türk Filmlerinin Festival Karnesini Çıkarıyor!
Pera Müzesi’nde Fransız Sineması
Altın Ayı “Bal”ın!
Arka Pencere Recep İvedik’i Sorgu Masasına Oturtuyor!
Altyazı Sinema Seminerleri’nde 2010 Bahar Dönemi Başlıyor!
8. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali
Arka Pencere Sevgililer Gününü Kutluyor!
 
 
 
 
 
   
 

12.04.2008

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali sürerken dikkat çekici galalar, Amerikan bağımsızları ve dünya festivallerinden ayrıcalıklı filmler seyirciyle buluşmaya devam ediyor.

Haftanın ikinci yarısının en önemli Akbank galası Sean Penn’in çok konuşulan filmi Into the Wild idi. Kolejden büyük başarıyla mezun olan, ama daha sonra kendinden beklendiği gibi üniversiteye girip kendine bir kariyer çizmek yerine tüm birikimini Afrikalı çocukları doyurmak için OXFAM’a bağışlayıp Alaska’nın vahşi doğasına doğru yola çıkan Christopher McCandless’in anılarından uyarlanan film, hem doğayla yaşam, hem de hayatı tüm çıplaklığıyla tanımak isteyen bir adamın aydınlanma süreci bakımından çok zengin bir içeriğe sahip. Bu yolculuk sırasında genç adamın tanıştığı insanlar, onlardan öğrendikleri ve onlara öğrettikleri, erdem ve enerji dolu bir yaşam felsefesi doğuruyor. Penn’in ilk yönetmenlik deneyimi, Eddie Vedder’ın müzikleriyle beraber muhteşem doğa görüntülerine ve duygu yüklü bir öyküye sahne oluyor.

Katalan yönetmen Isabel Coixet’in Amerika’da çektiği, Penelope Cruz, Ben Kingsley ve Dennis Hopper’ın başrollerinde oynadığı Aşkın Peşinde, bu yıl Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışmıştı. Filmde yaşlanmakta olan ünlü bir profesörün bir öğrencisiyle yaşadığı aşk, büyük bir tutkuya dönüşüyor. Yaş farklarından dolayı çeşitli paranoyalara kapılan profesör, kendisini ihtiyarlamakta olan bedeni, arzuları ve korkuları arasında buluyor. Ben Kingsley’nin dış-sesiyle dinlediğimiz zaman zaman komik zaman zaman da hüzün dolu metin, profesörün aşka ve korkularına dair derin düşüncelerini, Philip Roth’un kitabında olduğu gibi etkinlikle dile getiriyor.

Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’in Yitirdiğimiz Şeyler adlı filminde de yine Avrupalı bir yönetmenden ABD yapımı bir film izliyoruz. Halle Berry ve Benicio Del Toro hayatlarında travmatik bir dönemden geçen ve tüm geçmişteki sürtüşmelerine rağmen birbirlerine sığınan iki kaybolmuş insanı canlandırıyorlar. Kocasını bir cinayete kurban vermiş bir anneyle uyuşturucu bağımlısı bir eski avukatın birbirlerini tedavi edebilmek için hiçbir donanımı olmamasına rağmen birbirlerine yaşamak için nedenler vermelerini anlatan öykü, ağır bir dram gücü taşıyor.

Daha önce Mürekkep Balığı ve Balina adlı filmiyle ülkemizde de tanınan ve sevilen yönetmen Noah Baumbach imzalı Kızkardeşim Evleniyor, festivalin Amerikan Bağımsızları bölümünün en merakla beklenen filmlerindendi. Başarılı bir yazar olan Margot (Nicole Kidman), kardeşi Pauline’in (Jennifer Jason Leigh) düğünü için tüm küskünlüğüne rağmen oğluyla beraber esasen en iyi dostuna doğru bir yolculuğa çıkar. Düğün öncesinde geçen günlerde kardeşinin kocasından (Jack Black) ve evlilik kararından hoşnut olmayan, çevresindeki herkesi eleştirip işlerine burnunu sokan Margot karakteri, tüm sinir bozucu nevrotikliğine rağmen, çocuksu huysuzluğuyla güldürebiliyor, sempati kazanabiliyor. Sinematografisi görme zorluğu çekilecek kadar karanlık olan film, Mürekkep Balığı kadar etkileyici bir dram olmasa da ilgi çekici sahnelere sahip.

Haftanın bağımsız Amerikan filmlerinden biri de Gregg Araki’nin Duman Altı adlı filmiydi. Anna Faris’in başrolde olduğu filmde, tükettiği marihuana miktarı nedeniyle çok yoğun olması gereken bir gününü ‘kafası iyi’ geçiren Jane’in maceralarla dolu bir günü anlatılıyor. Jane’in, elinde Komünist Manifesto’yla kendini bir dönme dolabın tepesinde bulana kadar başından geçen komik olaylar, uyuşturucu etkisi altındaki bir insanın beceriksizlikleri, daha doğrusu neler becerebileceği üzerine kurulu eğlenceli bir film…

Dünya Festivallerinden bölümünde izlediğimiz usta İngiliz yönetmen Ken Loach, son filmi İşte Özgür Dünya’da, fakir ülkelerden İngiltere’ye akın eden göçmen işçileri fabrikalara yerleştiren bir işletme kuran bir kadının, gözünü para bürüdükçe daha da derinlere saplandığı karanlık dünyayı anlatıyor. Loach bu kez haksızlığa uğrayanın değil neden olanın penceresinden, yolsuzlukla ‘özgürleşen’ bir dünyayı anlatıyor. Filmde sık sık kimin haklı kimin haksız olduğu, kimin kimi sömürdüğü bulanıklaşıyor; asıl sorunun kaynağı tartışılıyor. Loach’tan yine temeli sağlam, dramatik gücü yüksek ve elbette yaşamanın korkunç gerçeklerine doğrudan ve dimdik bakan bir sinema izliyoruz.

Yıllara Meydan Okuyanlar bölümünün önemli yapıtlarından biri olan Claude Chabrol’un son filmi İkiye Bölünen Kız, Chabrol’un alıştığımız burjuva sınıfı öykülerinden biri. Bu kez 25 yaşındaki hava durumu sunucusu bir kızın kendinden otuz yaş büyük seçkin bir yazar ile zengin ve şımarık bir genç adam arasında gidip gelen aşk dünyasını izliyoruz. Ludivine Sagnier’in başarıyla canlandırdığı Gabrielle karakteri, çeşitli aşk oyunları içinde bu adamlardan birine metres birine eş olurken, ikisi nedeniyle de büyük dönüşümler geçiriyor. Filmde burjuva entellektüellerinin yozlaşmışlığı, televizyon dünyasıyla bağlantılı olarak nükteli ve lezzetli bir hava kazanıyor. Ancak kimi aşırıya kaçan absürdlükler ve dengesizlikler, filmin lehine işlediği kadar itici de olabiliyor.

Bu yazımda da Milos Forman’ın festivalde gösterilen özel seçkisinden 70’ler sonunda Amerika’da yapılmış iki klasiğe değinmek istiyorum. 1979 yapımı Hair müzikali, 60’larda yaşanan Vietnam savaşı, barış çağrısında bulunan politik protestolar, özgür cinsellik, feminizm hareketi ve uyuşturucu ve müzikle dolu kültürünü, birbirinden güzel şarkılar eşliğinde, hem komik hem de dramatik olarak keskin bir dil ve tarzla işliyor. Forman’ın yargısız ve izlenimsel sineması, bu denli komik ve eğlenceli olmasına karşın diğer örneklerine göre belki de en etkili ve dramatik savaş metaforlarını ve barış mesajlarını içeriyor.

Forman’ın 1981 yapımı Ragtime’ı ise yönetmenin gittikçe daha çok katman kazanan ve derinleşen sinemasının örneklerinden. Bu kez 1930’lar Amerika’sına pencere açan Forman, Amerika’nın sanayileşme sürecinde, çok basit görünen bir olay için adalet ve intikam ateşiyle sarsılan zenci bir piyanistin öyküsünü iç gıcıklayıcı bir beyin cimnastiği şeklinde ortaya koyuyor. Vatandaşlık hakları, ırkçılık ve adalet kavramları üzerine çok sağlam argümanlar sunan film, elbette Forman’ın eşsiz mizah anlayışından yoksun değil.

Bundan sonraki yazımda bu yıl festivalin uluslararası bölümünde yarışan filmlerle ilgili yazılarıma FilmButik’ten ulaşabilirsiniz… İyi festivaller…

Selin Sevinç


 
 
Henüz Yorum Yapılmamış
 
 
 
 
 
 
copyright 2007 © FilmButik
Tüm Hakları Saklıdır
Ana Sayfa   Vizyondakiler   Yakinda   Haberler   Kisa Kisa   Arsiv   Kütüphane   FilmButik
 
.